Bir şeyi saklamanın en iyi yolu, onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır' der, kimin söylediğini şimdi hatırlamadığım eski bir söz. Buna itibar eder misiniz bilmem. Ben itiraz etmiyorum. Bu yazıya giriş yapmamı sağladığı için memnun bile kalabilirim bu sözün söylenmesinden ötürü. Şu da söylenebilir bunun üzerinden; Bir şeyi çalmanın en iyi yolu, onu herkesin görebileceği bir şekilde çalmaktır. Çünkü size ait olmasa bile artık adı 'çalmak' değil, sadece 'almak' olacaktır. Zihinler bunu kabul etmeye hazırdır.
Tarih de böyledir. Yapılırken taşıdığı önemden daha fazla tek bir şey vardır; o da yazılırken taşıdığı doğruluk payıdır. Tarihi değiştirmenin en iyi yolu, onu herkesin gözünün önünde yavaş yavaş yapmaktır. Bugün hain olmanızın bir önemi kalmayabilir, zira yüz yıl sonra 'vatan aşığı bir kahraman' olarak pazara çıkarılmanız işten bile değildir. Milliyetçi çocukların anlayacağı şekilde bugünden örnekle söylersek, katil bir kâfir olan Abdullah Öcalan hakkında, yüz yıl sonra 'vefa toplantıları'nın düzenlenmesi işten bile değildir.
Politikacıların ve tarih öğretmenlerinin de anlayacağı şekilde tarihten örnekle söylersek, sözgelimi Mahmut Şevket Paşa! Zamanının bu kudretli paşası, tarihin nasıl değiştirildiğinin güçlü örneklerinden biridir. Bilenler bilir, Mahmut Şevket Paşa, Hareket Ordusu'nun o büyük (!) yürüyüşünün başındaki amcadır. Selanik'ten kalkıp asayişi temin için İstanbul'a gelir. [İstanbul'a gelir dediğim, Mahmut Şevket Paşa, ancak ordu İstanbul'a geldikten sonra gelebilir] Okulda öğretilen tarihten hatırlayalım; Mustafa Kemal Paşa, hareket ordusunda kurmay yüzbaşıdır. Hareket ordusunu da, Selanik'i de, II. Abdülhamit'in tahtan indirilmesini de severiz biz. En büyük gerekçemiz de, cumhuriyeti tek başına (!) kuran Mustafa Kemal Paşa'nın hareket ordusunda genç bir yüzbaşı olmasıdır. Buraya kadar bir şey yok. Buradan sonra şunlar var; Büyükbabamın babası, Mahmut Hoca, hem Kafkasya'da hem de Balkanlar'da savaşmış bir gazidir. Kafkas cephesinde yaralanıp, tedavi için ya da tedaviden sonra cihat için İstanbul'a gönderilir.
Haberiniz olsun, tarihten haberimiz var
Büyükbabamın ondan dinlediği, benim büyükbabamdan dinlediğim ise, Mahmut Şevket Paşa'ya duyulan büyük nefretin hangi isme dönüştüğüdür; dönemin bütün İstanbul halkının ifadesi ile söylersek Mahmut Şevket Paşa'nın adı; 'Manuk Şevket'tir. Bütün herkes, onun bir dönme, gâvur olduğu konusunda hem fikirdir. Başlı başına yazı konusu olan bu hikâyeyi sonraya bırakarak burada kesmeliyim, zira önümüzde çok daha hayati bir mesele var.
Tarihten haberimiz olmadığını düşünmeleri üzücü. Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar. Türk eğitim sisteminde hangi dersin merkeze oturtulduğunu bir düşünelim. Geometri mi, matematik mi, felsefe mi yoksa edebiyat mı? Hiçbiri değil, İlk eğitimden üniversite son sınıfa kadar tekrar tekrar gösterilen tek bir ders var; İnkılâp tarihi. Bu eğitim sistemiyle tarihten haberimiz olmadığını düşünmeleri normal aslında. Geçelim.
Önce gelecek muhtemel saldırıları sıralayayım; 'Dinci gazetenin bağnaz yazarı, antisemitizm yapıyor ve ancak Hitler zihniyle dünyaya bakıyor.' Bunların söyleneceğini bilerek devam edeyim. Geçen gün gazetelere göz ucuyla bakarken ancak Vatan gazetesinde olabilecek türden cehaletle örülmüş bir habere rastladım, Akşam gazetesinde. Gazetenin 15 Şubat 2010 Pazartesi nüshasında genç bir muhabirin imzasıyla 'İstanbul aşığına 100 yıl sonra vefa' başlıklı bir araştırma haberi vardı. Denildiğine göre, 'modern İstanbul'un temellerinin atılmasına öncülük eden' Kamondo ailesinin büyük ferdi, Salamon Kamondo'nun, Hasköy sırtlarındaki anıt-mezarı, birkaç vakıfla birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından tadilata alınıyormuş. 100 yıl sonra gelen vefaymış.
Hadi genç muhabir, haberini hazırlarken Wikipedia internet ansiklopedisinden başka kaynak okuyamamış da bilmiyor meseleyi, peki Büyükşehir Belediye başkanının hiç mi tarih danışmanı yoktur ki Kamondo'nun mezarını onarmayı, 'tarihe büyük vefa' olarak sunmaya çalışıyor? Belediye başkanı bilse muhtemelen bu işe kalkışmazdı. Cehaletin temin ettiği 'kültür eserleri aşkı' ne çocukça bir şeymiş.
Kamondo ailesinin övülmesi doksanlı yılların sonuyla başladı aslında. Siyonist bir projeden başka bir şey değil bu. Zira Kamondo ailesi, yeni bin yılın ideal 'Yahudi Cemaati'ni işaret ediyor. Akıllı, zeki, kandırmayı becerebilen, çalan ama bunu herkesin gözünün önünde yaptığı için hırsızlığı 'almak' olarak pazarlayabilen bir ideal tip...
Kamondo ailesinin kirli tarihi
Kamondo ailesi hakkında söylenen cümlelere bir bakalım; 'Modern İstanbul'un temelini atan... İlk İstanbul belediyesinin temellerine destek veren... Şirket-i Hayriye ve Dersaadet Tramvay Şirketi gibi kentsel alt yapı çalışmalarına öncülük eden... İstanbul'un bir finans başkenti olması için canıyla başıyla çalışan... İstanbul aşığı bir Osmanlı efendisi... Şudur, budur. Bir tek yoksullar ve yetimler için vakıflar kurulduğundan söz edilmiyor. Genç gazeteci muhtemelen bilmiyor ancak Kamondo ailesi bu tür vakıflar da kurmuş. Kabaca söylersek, bir gül bahçesinden gül deriyorlar bize. Sloganları hazır; Yahudi bir bankerin büyük Osmanlı sevgisi... Bütün bunlara inanır mıyız? O kadar da değil.
Büyükşehir Belediyesi'nin, Kamondo ailesine vefa gösterileri bildiğim kadarıyla 2005 yılında başlamıştı. O zaman bu proje hayata geçirilememişti. İnşallah şimdi de geçirilemez diyerek, bir de Kamondo ailesinin gerçek tarihine bakalım. Bakalım, gerçekten gül mü satıyorlarmış? Yoksa bu toprakları, gül gibi satmaya mı çalışıyorlarmış.
Tarih bilmeyen belediye başkanı, onu kandıran danışmanları ve 'Modern İstanbul'u kuran büyük Yahudi' spot cümlesini zihinlere yerleştirmeye çalışan pazarlama şirketi çalışanları için öncesinde şunu belirtmeliyim; Siyonist olmamaları kaydıyla hiçbir Yahudi ile bir problemim yok. İçinde yaşadıkları topluluğu aldatıp sömürmeye çalışmayan hiçbir Musevi ile bir problemim yok. Zira benim Peygamberim, ihanet etmemeleri kaydıyla Yahudilerin kendi toplumunda yaşamasına izin vermiştir. Musevilerle asırlarca İstanbul'da yan yana yaşayabilmişiz. Derdimiz, hainlerle...
Kamondo ailesi, servis edildiği gibi bir gül bahçesi değil, dişlerini bu milletin boynuna kene gibi geçiren kan emici bir şirkettir aslında. Kırım Savaşı'na (1853-1856) girmemize ön ayak olan aile de bu ailedir, savaş sırasında Osmanlı'ya, faiziyle, istediği kadar borç para veren aile de bu ailedir. Bu durum size bir yerlerden tanıdık geliyor olmalı!
Venedik'ten gelip İstanbul'a yerleşen bu ailenin en güçlü ferdi olan Salamon Kamondo, 18. Yüzyılın sonlarında İstanbul'da doğmuş. Ailenin ilk iri işi, 'İsak Kamondo ve Şürekâsı' adlı bir banka kurmak olmuş. Banka! Çünkü bankalar, 'çalmak' fiilini, 'almak' fiiline dönüştürmek için en ideal yerlerdir. Bankayla birlikte, eski galata bankerlerinden olan bu ailenin serveti korkunç derecede çoğalmış. Servet çoğalınca adınız hırsız değil, beyefendi olur!
Bugün mezarı, Büyükşehir halkının parasıyla (senin ve benim paramla) onarılmaya çalışılan Salamon Kamondo'nun İstanbul'daki en sıkı dostu kimmiş tahmin edelim. Bir tanrıya tapar gibi Avrupa'ya tapan Tanzimat'ın meşhur paşası, Mustafa Reşit Paşa! Cerrahi tekkesi şeyhiyle arkadaş olacak değildi ya.
Osmanlı devletini sömürenler
Salamon Kamondo'yu 'Büyük İstanbul aşığı' olarak pazarlayanlar neden şu sorunun cevabını vermiyorlar; Bu büyük İstanbul aşığı neden İstanbul'u terk edip Paris'e yerleşti? Bu soruya verecek bir yalan cevapları vardır hiç şüphesiz. Onlar yalan söylemeden biz hakikati söyleyelim. Şu mide bulandırıcı alçaklığa bakın;
Osmanlı'yı bir cendereye alıp, fahiş bir faizle bol bol borç para veren bu ailenin işleri bir gün tehlikeye düşer. Zira 1860'lardan sonra, Osmanlı Galata bankerlerinden değil, dışarıdan borç almaya yönelir. Bilin bakalım, 'Büyük Osmanlı aşığı'(!) ailemiz bu durum karşısında ne yapar? Sıkı durun; ailemiz Paris'e yerleşip, bankalarının merkezini de Paris'e taşıyarak Osmanlı Devleti'ne Paris'ten borç vermeye başlarlar. Çok daha fahiş faizlerle... Bu adama ve bu aileye vefa öyle mi?
İstanbul'un çeşitli yerlerinde mülk edinen bu aile, mülklerinin büyük kısmına Sinagog inşa etmeyi ihmal etmemiş. Cemaatsiz Sinagog'lar... Belki yarını, belki yarından daha yakını hesap ederek...
Kamondo ailesinin, yoksullar ve yetimler için dernek kurmanın dışında atlamadığı bir husus daha var; tarihin bütün büyük yalancılarının, kendilerini sempatik göstermek için atlamadıkları bir husus; sanat. Aile, sanata düşkünlükleriyle tüm dünyaya nam salmış üstelik. Birçok müzeye, en büyük kişisel hibeleri yapmışlar.
Mesele sanatla ilgilenmeleri değil tabii ki. Osmanlıyı sömüren, sömürmeye çalışan ve onu çöküşe sürükleyen kan emici bir şirkete bugün gösterilen vefa yalanları, üçüncü sınıf sömürge ülkelerinde bile söylenemez. Açık ve net bir biçimde, bu topraklara kene gibi yapışmış Salamon Kamondo ve şürekâsı hakkında çizilmeye çalışılan bu 'güzel adam portresi' kesinlikle 'bizi ne güzel sömürdünüz, sömürdünüz ama en azından bir merdiven yaptınız' demekten başka bir şey değil. Neymiş, modern İstanbul'un simgelerinden biri de Bankalar caddesindeki 'Kamondo Merdivenleri' imiş. Aslında bu zihin için, modern İstanbul'un simgesi, Büyükşehir Belediye binasıdır.
Büyükşehir Belediyesi, eğer kültür eserlerine cidden ilgi göstermeye başlamışsa, binlerce Osmanlı eseri, vakfı, külliyesi ve çeşmesinden başlasın bu işe. Eğer Kadir Topbaş bilmiyorsa benden istesinler, İstanbul'da yok olmaya yüz tutan çeşmelerin yerlerini kendisine verebilirim. Ben bunu yaparım. Son olarak, bu milletin boynuna kene gibi yapışan bu ailenin sonu ne olmuş dersiniz? Söyledikleri eğer yalan değilse, ailenin tümünün hikâyesi Auschwitz'de son bulmuş.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



