Bir edebiyat tutkunu olarak geldiğim İstanbul'daki ilk günlerimde her türden menfi ikazlara rağmen, ben yolumu seçmiştim.
Belli bir yaşa gelince, insan ister istemez içinden bir ses duyarak geçmişi hatırlıyor. "Dön geri bak!" ifadesinde olduğu gibi, bir zaman geliyor, hayatınızın ve yaşadıklarınızın anlamını düşünmeye başlıyorsunuz. Ben de bu yıl 65'ini doldurmuş bir yazar olarak İstanbul'a geldiğim günleri hatırladım.
Çocukluk yıllarımdan başlayarak evlenip kendi evimi kuruncaya kadar uzunca bir zaman, akşamüzerleri evime gidememenin hüznünü yaşadığım için akşamlar, özellikle de dokuz yılını bekâr yaşadığım İstanbul akşamları hüzünle karışık bir hatıralar yumağı olmuştur. Belki de bu yüzden lise yıllarında Ahmet Haşim'in "Bize bir zevk-ı tahattur kaldı / Bu sönen gölgelenen dünyada" mısraları bana şiiri sevdirmiştir. Çünkü yaşadığım akşamların hüznü şiire çok yakışıyor.
Orhan Veli'nin "İstanbul'un orta yeri sinema / Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama!" mısraları üniversite tahsilinin ilk yılında dilime pelesenk olmuştu. Gerçekten babamın evine yabancılaşmıştım, ama İstanbul'a gelişimin ilk aylarında bu şehirde kaybolmaktan korkmuştum. Beni bu korkudan kurtaran Sahaflar'daki kitaplarla Marmara Kıraathanesi'nde dinlediğim sohbetler ve bir akşamüzeri Büyük Doğu dergisinde karşılaştığım Vecdi Bürün'ün perişan sözleri oldu.
Hüseyin Arı ile başbaşa
İstanbul'a gelir gelmez içine düştüğüm yalnızlık yüzünden cesaretimi kaybetmiş gibi oldum. Çünkü Bekir Oğuzbaşaran İstanbul'a benden bir yıl önce gelmiş, ama Hukuk gibi onun savruk mizacına ters bir okul seçtiği için o yıl sınıfta kalmıştı. Ondan başka, İstanbul'a gelirken yolda tanıştığım Edebiyat okurken bir kıza sevdalandığı için sınıfta kalan bir genç, İstanbul'da okumanın zorluğundan söz etmişti. Tabii ikisi de dersleri neden astıklarını hiç söylemediler, ama durumları ortadaydı.
Beni de kendi bozgunlarına sürüklemeye hazırmış gibi görünen bu iki arkadaş yüzünden sarsılan bir moralle Kayseri Talebe Yurdu'nun dokuz numaralı odasına yerleşmiş, Tıp okuyan Ahmet Alpay ile dost olmuştum. Geldiğim gün Edebiyat Fakültesi'ne kaydolmuştum, ama Tıp Fakültesi'nin yedekler listesini de kolluyordum. Çünkü bağımsız bir sanatçı olabilmek için doktorluğu "ideal meslek" olarak görüyordum. Çehov ve Tarık Buğra gibi sevdiğim sanatçılar da Tıp okumuştu.
Henüz kaydolmadan okulun havasına girmemi isteyen Ahmet Alpay beni müstakbel meslektaşı olarak Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver'in ikinci sınıfların Tıp Tarihi dersine götürdü. Üniversitede dinlediğim bu ilk ders hayatımın yönünü değiştirdi, çünkü bir İstanbul beyefendisi olan Süheyl Hoca benim sarsılan cesaretimi takviye etti. Neyi çok seviyorsak onu tercih ederek hayatımızı şekillendirmemizi, her ders veya konferansa defter-kalemle gitmemizi ve duyduklarımızı yazarak malumatımızla birlikte ilgilerimizi de geliştirmemizi söyledi. Tıp Tarihi dersini bir insanlık dersine çeviren bu hocayı çok sevdim ve onun yaşatmaya çalıştığı geleneksel sanatlarımızla ilgisine de hayran oldum. Böyle bir alakanın başka bir branşı ekmek kapısı yapmasının hüznü beni yönlendirdi; Tıp okumaktan soğumuştum.
İstanbul'a geldikten 10 gün sonra bir akşamüzeri Büyük Doğu'ya uğramıştım. Derginin matbaadan çıkan yeni sayısını görmek istiyordum. Derginin yazı işleri müdürü Hüseyin Arı ile aynı okula kaydolmanın cesaretiyle konuşuyordum. O bana henüz dağıtıma verilmemiş Büyük Doğu dergisinin yeni sayısını bir sürpriz olarak takdim etti ve ben son sayfadaki "Sizinle Başbaşa" köşesindeki şiirimi buluncaya kadar hiç sesini çıkarmadı. Yola çıkmadan önce Kayseri'den postaya verdiğim mektuptaki şiirimle ilgili görüşlerini yazıp beni bu yolda teşvik eden Üstad, bu şiire dergide yer vermişti. Hüseyin Arı muzip bir gülümseme ile şunları söyledi: "Senin şiirinin seçilip yayınlanmasında benim hiçbir dahlim olmadı. Üstad mektupları karıştırırken onların arasından birini seçti, seninkiymiş... Şiirini okudu, beğendi ve görüşlerini yazıp yayınladı." Hüseyin Arı'nın sözleri benim Edebiyat'la Tıp arasındaki tereddütlerimi gidermişti: Şiirim Üstadın dikkatini böyle çektiği için Edebiyat'ta karar kıldım!..
Biz bunları konuşurken büroya ufak-tefek, berrak gibi görünen, ama biraz buğulu bir ses tonuyla konuşan 50'li yaşlarda bir adam girdi. Üstad'ı sordu, olmadığını anlayınca elindeki yazıyı Hüseyin Arı'ya teslim ettikten sonra bana döndü, "Bu adam benim hayatımı mahvetti beyefendi!" diye konuşmaya başladı. Geçen Dakikalarım adlı şiiri okudu ve bu şiir yazılır mı kardeşim, gibi sözler söyledi. Böylece Üstad'dan söz ettiğini anladık. Onun açısından bakarsak, Üstad o gün, 1967'nin son aylarında yazdığı kısa teşvik yazısıyla benim hayatımı da mahvetmiş oldu... Belki de bizi mahveden Üstad değildi, bizi başka hâle sokan kendi eğilimlerimizdi. O yüzden ilk şiir kitabımın adı Rüya Çağrısı oldu.
Neden sonra Vecdi Bürün olduğunu anladığım bu ufak-tefek adam özetle şunları söyledi: Ben armatördüm ve Özdemiroğlu Paşa'nın soyundan varlıklı bir ailenin çocuğu olarak iyi yaşamaya alışmıştım. Necip Fazıl yüzünden edebiyata müptela olup yazı hayatına atıldım, perişan oldum. Onun şiirlerini okumasam hayata başka türlü bakar, gaflet içinde rahat ederdim...
"Geçen dakikalarım"
Böylece Üstadın bizim gibi Anadolu çocukları dışındaki büyük şehrin edebiyat tutkunlarını nasıl cezbediyor ve etki alanına çekiyordu, daha iyi anladım. Bu arada Vecdi Bürün de Bâbıâli'nin renkli simalarından biri olarak hafızamda yerini aldı. Hayatının bir döneminden sonra yazı hayatı ile Peyami Safa ve Necip Fazıl'ın yanından hiç ayrılmayan Vecdi Bürün, kendi imzası yanında Hayri Melih imzasıyla da tercümeler yapar ve Fransızca ile İngilizce yanında çok iyi Osmanlıca bilirdi. Eyüp adlı romanından önce Nasıl Öldüler adlı kitabı yayınladı. Sonra Peyami Safa ile 25 Yıl adlı hatıralarını da güzel bir vefa örneği olarak ortaya çıkardı. Bu kitaplarındaki incelik, pek çok sanatçıda görülemez.
Bir edebiyat tutkunu olarak geldiğim İstanbul'daki ilk günlerimde her türden menfi ikazlara rağmen, ben yolumu seçmiştim. Vecdi Bürün de bana söylediği sözlerle bu yolda karşılaşacağım sıkıntıları muhtemel-müstakbel bir meslektaş olarak ifade etmişti, ama benim kimseyi dinlemeye niyetim yoktu. Ben gerçekten edebiyatı seviyordum; yazdıklarım da hiç bir aracı ve referans olmaksızın Necip Fazıl gibi bir üstadın takdirini kazanmıştı. Şiire ve edebiyata bundan sonra daha çok bağlandım.
Sonraki yıllarda Üstad'ın bu takdirini başta Mehmet Kaplan olmak üzere pek çok hocam paylaştı ve o yıl hem bir gazetede düzenlenen yarışmada, hem de Göksu'da düzenlenen Türkoloji gününde seçici kurullarda yer alan hocalarım şiirlerime ödüller verdiler. 1968 yılında dört arkadaşla MTTB adlı gençlik kuruluşunun yayın organı oylan Milli Gençlik'i üç sayı çıkarmamız büyük yankılar uyandırdı.
Hocam Mehmet Kaplan dosya halinde görmek istediği şiirlerimi beğendi ve devam etmemi tavsiye etti. Hisar başyazarı olan Mehmet Çınarlı şiirlerimi yayınlarken bazıları için özel tebrik mektupları yazdı, Edebiyat dergisi yöneticisi Nuri Pakdil de farklı bir tarzda yazsam da aralarında bulunmamdan mutlu olduğunu ifade etti. Bunlar benim için başarı göstergesi olmuş, arkadaşlarım arasında beni öne çıkarmıştı. Bu beni değiştirmedi, arkadaşlarımla ilişkilerim hep dostluk seviyesini kaldı ve sürdü.
Böylece okuldaki ve MTTB'deki yeni arkadaşlarım arasında da şair ve yazar olarak tanındım ve bugün bile pek çoğu beni o yılların mütebessim dostluğuyla karşılar; görüşürüz. Bu sınıf arkadaşlarım arasında Bekir Oğuzbaşaran, Dr. Sakin Öner, Prof. Dr. Günay Karaağaç, Ahmet Özdemir, Mesut Berk, İhsan Topçu ve Sefer Malak (Ahmedoğlu) gibi kitap yayınlayanlar yanında, birbirimizle görüşmemizi büyük mutluluk olarak gören Nihat Çeçen de var. Bizim arkadaşlığımızı bilenler, bizim gibi dost ve muhabbetli bir sınıfın Türkoloji'ye az geldiğini söylerler. Bu arkadaşlardan birisi okul yıllarında birlikte dergi çıkarmaktan söz ettiğinde bu tür faaliyetlerin bazı sıkıntılar çıkarabileceğini söyledim. Arkadaşlar hak verdi ve aramızda mesele çıkaracak hiçbir pürüzlü ilişkimiz olmadı.
Bu arada hafta içinde gündüzleri uğradığım MTTB ile hafta sonlarının akşamlarını geçirdiğim Marmara Kıraathanesi'nden söz etmem gerekir. Burada 27 Mayıs 1960'dan sonra ihdas edilen Tabii Senatörlere kızdıkları için kendilerine orijinal bir isimle Marmaratör diyen bazı şahsiyetler vardı ve bunlar bu çevredeki sohbetleri akademik bir ziyafete çeviriyorlardı. Bazıları gazeteci, bazıları akademisyen, bazıları da şair ve yazar olan bu şahsiyetlerin kültür ve sanat hayatımızda çok önemli yeri var.
Bunlardan Ziya Nur, Sezai Karakoç, Erol Güngör, Mehmet Genç, Cahit Zarifoğlu, M. Şevket Eygi, Filozof Cemal, Teşkilat Refik, Hilmi Oflaz, Üstün İnanç, Osman Akkuşak, Erdinç Beylem, Ahmet Güner, İsmail Ünalmış, Ahmet Semiz ve Mehmet Niyazi gibi şahsiyetlerin sohbetleri üniversitedeki derslerimiz kadar ufkumuzu açıyor ve yaşananlara farklı bir gözle bakmamıza yol açıyordu.
Bir pastırma yazı sıcağında keşfedip arkadaşlarıma haber verdiğim Vakıflar Yurdu, yalnız benim değil MTTB'de buluşarak sosyal ve kültürel faaliyetlerle kendisini yetiştiren bir neslin hayatında çok önemli bir yere sahip. Bugünün Cumhurbaşkanı'ndan bakanlarına, profesörlerden iş adamlarına kadar pek çok insanın öğrencilik hayatının bir döneminde en azından misafir olarak kaldığı bu yurdun ülkemizin sosyal, kültürel ve siyasal değişiminde önemli bir yeri vardır. 1980 12 Eylül darbesinden sonraki müdahale ile bugün kullanılmaz hale gelen bu Sahn-ı Seman Medrese binaları Fatih'in armağanıdır ve inşallah bir gün yeniden ihya edilerek yeniden Anadolu çocuklarının hizmetine verilir.
O dönemde MTTB'de tanışıp bazılarıyla Vakıflar Yurdu'nda beraber kalarak hep dostça münasebet sürdürdüğümüz pek çok insan var. Bahattin Cebeci, Feyzullah Kıyıklık, Yaşar Karayel, Mehmet Alacacı, Hurşit Korkmaz, Sami İpek, Bilâl Şahin, Azmi Ateş, İsmail Hakkı Biçer, Salih Diriklik, Mesut Uçakan, Seyit Ali Kahraman ve Galip Boztoprak gibi arkadaşların her biri farklı işler yapmış, ülkenin gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. Bunlarla geçirdiğimiz dakikaların pek çoğu bu milletin ve memleketin hali ile ilgili olduğu kadar kültür ve sanatımızın gelişmesine de hasredilmişti.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



