Yazı konuları seçerken insan bazen sıkıntıya düşüyor. Bir konuyu ele alacakken, bir de bakıyorsunuz ki, başka bir mesele daha çok önem arz etmeye başlamış. Elbette ki, ille de en gündemde olanı yazmak gibi bir durum söz konusu değil. Ancak, gazete yazısı söz konusu olunca da ister istemez güncele kanca atmak da kaçınılmaz. Haftada tek bir yazı yazmanın kolaylığı bir tarafa, zor olan kısmı da bu olsa gerek.
Yazı, yazanın zihnindeki vahalardan besleniyor. Öyle ki, insan bazen başıboş bir rüzgâr misali olmak isteyiveriyor. Ancak, gazetede yazmak bir sorumluluk ve kullanılan her kelime birer emanet. Doğruyu ve hakkı anlatabilmek için burada olduğunu düşünüyor insan, bu yüzden de güncel olan ağır basıyor yine.
Aslına bakarsanız, "dön-dolaş-aynı yerdeyiz" tartıştığımız konulara bakınca. Misal, ekonomik kriz ve sebep olduğu işsizliği ele alacağız. Öyle bir hale geliyor ki, her hafta yeni bir tuğla koyabilmek mümkün oluyor bu konuda. Ve yaşanan her gün, yeni insan portreleri sunuyor en acıklı tarafından. Her konuya yaklaşırken objektif olmak, aklıselime sahip olmak temel düsturunuz olsa dahi, bu insan manzaralarına karşı "nötr" kalmak mümkün olmuyor işte. Ve işin gerçeği, bu insan manzaraları bahsi geçen bu sorunun ne denli vahim bir hale geldiğini de ispat ediyor.
Toplum olarak, bir konu hakkında "tez-antitez" olarak çabucak cepheleşmeye bir meylimiz var. Bu cepheleşme, genellikle de taraf tutmaktan, partizanlıktan kaynaklanıyor. Yani, çıkıp da "İşsizlik rekor kırdı!" dediğiniz zaman, bu alenen ortada olan olguya dahi "pro-hükümet" bir anlayışla yaklaşanlar mevcut. Sanırsınız ki, bu insanların varlık sebebi söz konusu partiyi "ölümüne" müdafaa etmek, toz kondurmamak. Neredeyse, yanlış yapsa bile "En güzel yanlışı bizimkiler yapar" noktasında olmayı marifet sayanlar var. Ciddi bir olgu söz konusu burada, bir sorundan söz ediyoruz. Sen yapmışsın, ben yapmışım, o yapmış; ne önemi var ki? ,5 gibi bir rekor oranla (ki fiili olarak 0 olduğundan bahsediliyor) işsizlik tavan yapmışken, kalkıp da "fedailik" yapmak da neyin nesi?
Bunu söylemek istemezdim, ama adımız çıkmış ya bir kere "muhalif" gazeteye, her yazımızı sonsuz bir kin ve nefretle yazdığımızı zannetmek isteyenler var maalesef. Şunu düşünmekten kaçıyorlar nedense; madem bu kadar günahsız bir otorite var da, bu kadar eleştiri nereden çıkıyor? Sanki bizler krizle, sıkıntıyla, gerginlikle moral bulan, ferahlayan, "fildişi kulelerde" yaşadığımız için hiçbir şekilde bu toplumun, bu milletin çektiği zorluklarla bağlantılı değiliz de, bir araya gelip deliler gibi "hükümet eleştirisi" yapan ruh hastalarıyız?
Son altı aydır, arada gelip geçen ve mutat olarak tekrarlanan geçici gündemleri saymazsanız, en önemli sorun ekonomik kriz. Buna ister "Dünyadan kaynaklandı, biz suçsuzuz" diye yaklaşın, isterseniz "Başından beri böylesi bir sıkıntıya çanak tutuyorduk" diye bakın, geldiğimiz noktada insanlar artık feryat figan ağlaşıyorlar. Her geçen ayda işsizlik oranı rekor üstüne rekor kırıyor. İşten atılan her bir kimse, kaba bir hesapla 3-4 kişinin geçimine vurulan bir darbe. Allah göstermesin, bir savaş veya iç karışıklık halinden sonra, bir ülkenin karşı karşıya gelebileceği en büyük sıkıntıyla karşı karşıyayız. Bunu, ipe sapa gelmez "teğet" yorumları, "bize bir şey olmaz" zırvaları ve "beceriksizler batıyor/işsiz kalıyor" terbiyesizliğiyle de geçiştiremezsiniz. Kriz kimden kaynaklanırsa kaynaklansın, fiili olarak yaşanıyor.
"Bizim suçumuz değil" savunmasını da kabul etmek ne kadar doğru? Tamam, dış kaynaklı ama biz ne yaptık peki milli ve dışa bağımlı olmayan bir ekonomi kurabilmek adına? 7 senedir "sıcak para" denen belaya bel bağlayarak idame ettirilen borç sarmalından kurtulmak için hangi çareleri ürettik? Milli bir sanayi kurmak mıydı niyetimiz, yoksa olanı da mı satmak? Krizin dünyayı sarmaya başladığı günlerdeki ve sonrasındaki "rahatlığın" ve "aymazlığın" sebebi IMF ile yapılacak bir anlaşmanın varlığı değil miydi? Belki bu sefer bizden kaynaklanmadı, ama senelerdir devam eden "kötü ekonomi yönetimi"nin müsebbibi kim o zaman? "Konjonktürel" bir başarı(!) sabun köpüğü olmaya mahkûmdur ve öyle de oldu işte. Bu durumda, bu sıkıntıları dile getirenleri "kriz tellallığı" ile suçlamakla sorumluluktan kurtulmak mümkün olmayacaktır. Suçlu bellidir. Bir soru daha: "Kemal Derviş'ten ne farkınız var uygulama alanında?"
İnsanların feryatlarına, aman dilemelerine dalga geçercesine ve azarlayarak "beceriksizlik" demek, mecburiyetten kredi kartları vasıtasıyla bankaların ağına düşen insanların iyi niyetlerini sorgulamak, neredeyse "sahtekâr" yerine koymak (ki öyle olduğu kartla yapılan harcamaların çok büyük kısmının gıda harcaması olduğuyla sabit. Yani, "gemicik" veya "villa" alınmamış, "pırlantacı" açılmamış.) , krizin Türkiye'yi etkilemediğini "kurbanlık koyun endeksi" (bkz. Kurban Bayramı sonrasında Anadolu'ya geri götürülen kurbanlık sayısı ile krizin seyri arasındaki ilişki) ile açıklayan bir hükümete yakışmıştır. Bu ifade, baş döndürücü ve gereksiz gündem arasında kaynayıp giden "ibret vesikaları"ndan biridir aslında. Ve işten çıkarılan insanların döktükleri gözyaşlarına da "timsah gözyaşları" demek kadar anlamlıdır açılan önlem paketleri.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




