İran'a saldırı konusunda ABD kamuoyu kararsız. Özellikle Irak ve Afganistan tecrübesi nedeniyle ABD'nin yeni ve daha büyük bir maceraya atılmasına çok sıcak bakılmıyor.
MOSSAD'ın patronu Tamir Pardo'nun geçtiğimiz hafta sessiz sedasız yaptığı ABD ziyareti, Washington'da öncelikli gündem maddesinin İran olduğunu bir kez daha gösterdi. Pardo'nun temasları medyadan gizli tutulmuştu, ancak ABD Senatosu İstihbarat Komitesi Başkanı Dianne Feinstein'in bir televizyon programında ağzından kaçırdığı bu ziyaret, ortalığı karıştırmaya yetti.
Medyada çıkan haberlere göre, ABD istihbaratının en tepesindeki isim olan Ulusal İstihbarat Bürosu Başkanı James Clapper'ın yanı sıra, CIA Başkanı ve Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral David Petraeus, FBI Başkanı Rober Mueller ve Dianne Feinstein'in katıldığı istihbarat komitesi toplantısında Pardo, 2012 yılının İran'ın nükleer silah üretme konusunda kritik yıl olduğunu söyledi. Bunu bir ölüm kalım meselesi olarak gördüklerini anlatan Pardo, bu yılın bahar aylarında İran'ı vurma konusunda kararlı olduklarını vurguladı.
İsrail yönetiminin İran'ın nükleer tesislerini vurma noktasındaki tehditleri son zamanlarda artmış durumda. Özellikle Savunma Bakanı Ehud Barak'ın İran'a saldırı düzenlenmesi tezini ısrarla savunduğu biliniyor.
Nitekim, ABD medyası da son birkaç haftadır ısrarla İsrail'in bu yıl içinde İran'ı vuracağı iddiasını ortaya atıyor. "İsrail İran'ı vuracak mı?" sorusunu geçtiğimiz hafta kapak konusu yapan New York Times Magazine, Ronen Bergman'ın İsrail'li bakanlar, komutanlar ve istihbarat yöneticileriyle görüşerek kaleme aldığı 13 sayfalık bir makalesini yayınladı. Ehud Barak ve Mossad yöneticilerinin görüşlerine de yer verilen makalede, İsrail'in 2012'de İran'ı vuracağı öne sürüldü.
Bu konuda ikinci önemli iddia ise Washington Post yazarı David Ignatius'tan geldi. Ignatius, Cuma günü yayınlanan yazısında ABD Savunma Bakanı Leon Panetta'nın İsrail'in Nisan-Mayıs aylarında İran'ı vuracağını söylediğini açıkladı.
NATO toplantısı için Brüksel'de olan Panetta, gazetecilerin bu iddiayla ilgili sorularına, "Yorum yapmıyorum" diye cevap verirken, "Haberi yalanlıyor musunuz?" ısrarı üzerine "Hayır, sadece yorum yapmıyorum. Ne düşündüğüm ve olayları nasıl gördüğüm sadece beni ilgilendirir" dedi.
İran'a yönelik saldırı ihtimali, ABD başkanlık seçimlerinin de en önemli tartışma konusu. Aralarında adaylık konusunda kıyasıya rekabetin yaşandığı Cumhuriyetçi aday adayları, askeri bir müdahale konusunda ısrarcı olurken, İsrail'in saldırı çağrısına mesafeli duran Obama'nın, yaptırımlara ağırlık verilmesi taraftarı olduğu belirtiliyor.
Peki, ABD yönetimi İsrail'in ısrarları yüzünden İran'a müdahaleyi göze alır mı? İran'a saldırı konusunda ABD kamuoyu kararsız. Özellikle Irak ve Afganistan tecrübesi nedeniyle ABD'nin yeni ve daha büyük bir maceraya atılmasına çok sıcak bakılmıyor. Ancak Ulusal İstihbarat Bürosu Başkanı James Clapper'ın birkaç gün önce yaptığı açıklama son derece ilginç. İran'ın ABD topraklarında terör saldırılarına hazırlandığını iddia eden Clapper, ABD Senatosu İstihbarat Komitesi'ne sunduğu yıllık Küresel Tehdit Değerlendirmesi raporunda İran'ı ABD'ye yönelik en ciddi tehdit olarak gösterdi. Clapper, Bin Ladin'in öldürülmesi sonrasında El Kaide'nin ABD topraklarına yönelik saldırılar açısından ikinci plana indiğini, asıl tehdidin ise artık İran'dan beklenmesi gerektiğini söyledi.
Clapper'ın açıklamaları, bazı medya organları tarafından "false flag" yani "sahte bayrak" operasyonu olarak değerlendirildi. Kamuoyunu yanıltmak için tasarlanan ve belli bir ülke tarafından yapıldığı izlenimi verilen eylemlerle, söz konusu ülkenin hedef haline getirilmesini amaçlayan "sahte bayrak" operasyonuyla ABD içinde İran'a tepkilerin arttırılabileceğini belirten medya organları, 11 Eylül saldırısının da benzer bir uygulama olduğu iddiasını ortaya atıyorlar.
Hatırlayacaksınız Ekim 2011'de İranlı teröristlerin Suudi Arabistan'ın Washington büyükelçisine suikast planı yaptıkları iddia edilmiş, bir Hollywood filmini andıran plan ABD medyası tarafından bile kuşkuyla karşılanmıştı. Bu olay ve Clapper'ın açıklamaları, ABD ve başka ülkelerde İranlılar tarafından yapıldığı söylenen bir takım eylemlerle dünya kamuoyunda İran karşıtı bir havanın oluşturulması mı sağlanacak sorusunu akla getirdi.
Peki İsrail'in İran'ı vurmaya hazırlandığı iddiası ne kadar ciddi? İsrail gerçekten böyle bir saldırıyı göze alır mı?
İsrail'in, İran'ın nükleer çalışmalarını bir süreden beri hedef aldığı yazılıp çiziliyor. 2007'de Ardeşir Hüseyinpur zehirlendi, 12 Ocak 2010'da Mesud Ali Muhammed, 29 Kasım 2010'da Majid Şahriyari öldürüldü. 24 Mayıs 2011'de Abadan rafinerisinde patlama oldu. 23 Temmuz'da Darious Rezainejad öldürüldü. 12 Kasım'da askeri üste meydana gelen patlamada biri general, 16 asker hayatını kaybetti. 28 Kasım'da İsfahan'da, 11 Aralık'ta da Yazd'daki nükleer tesislerde patlama meydana geldi. En son geçtiğimiz günlerde yine nükleer fizikçi Mustafa Ahmedi Ruşen suikastta hayatını kaybetti. Sır perdesi aralanamayan bu saldırılarda MOSSAD'ın parmağının olduğu iddia ediliyor, İsrail bunu yalanlıyor. Ancak İsrail Genelkurmay Başkanı'nın "2012 İran için çok kritik bir yıl olacak. İran'da çok sayıda doğal olmayan şey yaşanacak" sözü unutulmuş değil.
Bir yanda Hürmüz boğazında İran ve ABD arasında dozu giderek artan gerilim, bir yanda ABD yönetiminin stratejik ortaklarına İran'la ticaret yapmayın uyarısı, diğer yanda İsrail'in İran'a yönelik açık tehditleri, 2012 baharının dünya için çok sıkıntılı geçeğini gösteriyor.
Uzmanlar, İran'a yönelik askeri bir müdahalenin tüm bölgeye yayılabileceğini ve 100 yıl sürebilecek bir savaşı başlatabileceği uyarısı yapıyor. Ne ABD'nin, ne de İsrail'in böyle bir ateşin kıvılcımını başlatmayı göze alamayacağı belirtiliyor. Irak'ta devam eden savaş ortamı, Suriye'de yaşananlar nedeniyle kaynayan Ortadoğu'nun, İran'a yönelik bir saldırı ile ateş topuna döneceğini tahmin etmek çok da güç değil.
Ama İsrail'in kurulduğu günden beri güvenliğini, bölgesindeki diğer ülkelerin birbirleri ile çatışması ve bölgesel gerginlikler üzerine inşa ettiğini de unutmayalım.
Ya İsrail ve ABD'nin istediği de Ortadoğu'nun bir ateş topuna dönüşmesiyse?
Telefondaki Başkomiser(!)
Sabah sabah cep telefonum çaldı. Arayan şahıs, kendisinin başkomiser olduğunu söyleyip, cep telefonu kartımın kopyalandığını, benim telefonumdan savcı beyin eşiyle görüşmeler yapıldığını anlattı. Arkadan telsiz anonsları ve konuşmalar geliyordu. Anlayacağınız ambiyans hazırdı, tam bir karakol ortamı.
Zaman zaman işimiz nedeniyle Emniyet'ten arandığımız oluyor. Biz de önce öyle bir şey zannettik. Ancak telefondaki şahıs konuşmaya devam ettikçe, işin rengi belli olmaya başladı. Savcı beyin eşini benim numaramdan arayan şahıslar, kadıncağızı rahatsız etmişler, parasını almışlar, aldıkları parayı terör örgütüne göndermişler, başım büyük beladaymış... Arkasından da, hangi bankada hesaplarımın olduğu, hesaplarda ne kadar para bulunduğunu sordu. Telefonu kapatmadan hemen o bankalara gitmemi istiyordu.
Anlamıştım tabi... Kendisinin nerede görevli olduğunu sorup, "Hemen yanınıza geliyorum" deyince kabalaştı. Hakaretler edip, koşa koşa bankaya gitmemi, yoksa başımın büyük derde gireceğini söyledi. "Bankaya değil sizin yanınıza geleceğim" ve "Tanıdık bir komiser var, durun onu arayayım" deyince gün yüzü görmemiş küfürler yağdırmaya başladı. Gazeteci olduğumu öğrenince, küfürler daha da arttı. Ben kapatmayınca, telefonu o kapattı.
Bir telefon dolandırıcılığı ile karşı karşıyaydım anlayacağınız. Hemen Emniyet'i arayıp, şikâyette bulundum. Ancak tahmin ettiğiniz gibi, telefonumda görünen numara bir kullan at karta aitti, kimin kullandığını bulmak imkânsızdı. Zaten görünen numarayı tekrar aradığımda, hattın anında kapandığını öğrendim.
Böyle bir telefon geldiğinde banka hesap numarasını, şifresini, kimlik bilgilerini veren var mıdır diye düşünüyordum ki, aynı gün Türkiye'nin birkaç şehrinden benzer dolandırıcılık haberleri gelmeye başladı. Hesabından binlerce lira havale edenler, söylenen bir yere çantayla para götürüp bırakanlar vardı. Emniyet yetkilileri yıllardır telefon dolandırıcılığına karşı vatandaşı uyarıyor, ancak uyarılara rağmen bu tuzağa düşenler hiç de az değil. Suçluların bir kısmı hesaba yatırılan parayı çekerken yakayı ele veriyor, ama yakalanmayanlar da çoğunlukta.
Türkiye'de telefon kartları nasıl bu kadar kolay alınabiliyor, hiçbir kimlik bilgisi vermeden bu işler nasıl yapılıyor, asıl üzerinde durulması gereken bu. Yoksa vatandaşa "Dikkatli olun!" uyarısı yapmak çok fazla işe yaramıyor.
Buradan yetkililere çağrıda bulunuyorum, şu telefon hattı alma işine bir çeki düzen verilsin. Bir uyarı da vatandaşlarımıza; telefondaki kim olursa olsun, tanıdığınız biri dahi olsa banka hesabı, şifre ve kimlik bilgilerinizi asla ve asla vermeyin!
CHP nasıl kurtulur!
ünlü bir Yeşilçam filmi var biliyorsunuz, "Asiye nasıl kurtulur?" diye... CHP'de yeniden başlayan kongre tartışmaları ister istemez, "CHP nasıl kurtulur?" sorusunu da beraberinde getirdi. Partinin ay sonunda birkaç gün arayla iki kurultay yapacağı açıklandı. CHP kulislerini yakından tanıyan gazeteci Barış Yarkadaş'ın deyimiyle CHP'nin altı değil, yedi oku var. Yedincisi "Kurultaycılık".
Genel seçim öncesi büyük umutlarla partinin başına getirilen Kılıçdaroğlu'nun, seçimlerde hayal edilen neticenin alınamaması yüzünden CHP içinde kazan kaynamaya başlamıştı. Muhaliflerin topladığı imzalar ile tartışma iyice gün yüzüne çıktı.
Ancak CHP'nin sorunu yönetim sorunu değil, zihniyet sorunu. Kim genel başkan olursa olsun, hangi kadro gelirse gelsin iktidar olamıyor. Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin'in söylediği gibi 50 yıldır iktidara gelememelerine(!) rağmen ayaktalar. CHP'lilerin asıl rahatsız oldukları da işte burası.
Halkın partisi olduğunu söyleyen CHP'ye neden halk oy vermiyor? Bunun cevabı geçen hafta açıklanan bir kamuoyu araştırmasında sanıyorum. Araştırmaya göre bugün seçim olsa CHP'nin oyu yüzde 21,1. Ama araştırmanın asıl üzerinde durulması gereken yönü, "Neden CHP'ye oy vermiyorsunuz?" sorusuna verilen cevap. Araştırmaya katılanların yüzde 24,7'si "Din karşıtı olduğu için CHP'ye oy vermiyorum" demiş. "İdeolojime uygun bulmuyorum" diyen yüzde 42,1'i de buraya ekleyebilirsiniz.
CHP'yi yönetenlerin asıl üzerinde durması gereken nokta burası. Geçmişte CHP tarafından yapılan ve dindar vatandaşlarca acıyla hatırlanan icraatları yazmıyorum bile. Bunu Başbakan Erdoğan her fırsatta kürsülerden yüzlerine vuruyor zaten.
Daha geçtiğimiz günlerde katsayı adaletsizliğini kaldıran düzenleme CHP'li vekiller tarafından mahkemeye götürüldü. Kılıçdaroğlu, "Münferit başvurulardır, partimizi bağlamaz" sözü de inandırıcı değil. Bildiğimiz kadarıyla, bu vekiller hakkında bir inceleme başlatılmadı.
Mayıs 2011'de İmam Hatip mezunlarının polis olmasının önündeki engeli kaldıran düzenlemeyi Anayasa Mahkemesi'ne taşıyan da CHP değil miydi? İmam hatip mezunlarının polis olmasının veya üniversiteye girişte diğer lise mezunlarıyla eşit şartlarda yarışmasının ülkeye ne zararı olacağını açıklayabiliyor mu CHP? Yoksa seçim zamanı başörtülü vatandaşlarla fotoğraf çektirmeler görüntüyü kurtarmıyor. Boşuna dememişler, ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!
CHP'yi yönetenler, başbakanın "Dindar gençlik yetiştireceğiz" sözüne tepki göstereceğine, bu halk niçin bizi din düşmanı görüyor diye kendi kendine sorması lazım. Diğer ülkelerde sosyal demokrasiyi, sosyal adaleti savunmak olarak gören birçok parti var. Sosyalistler, sosyal demokratlar ve işçi partililer tarafından yönetilen Avrupa ülkelerinde başörtülülerin üniversitelerde rahatlıkla okuduğunu herkes biliyor. CHP, dünyadaki diğer sosyal demokratlar gibi parti çalışmalarında adil paylaşım, sosyal adalet, herkese özgürlük, işçi hakları gibi konulara ağırlık vermezse, ne lider tartışmasından kurtulabilir, ne de kurultay partisi olmaktan... Bizden söylemesi...
Erbakan'dan bir fıkra
Söz CHP'den açılmışken, bir fıkrayı da Milli Görüş'ün merhum lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'dan aktaralım:
Karadenizli yaşlı bir nine köy çeşmesinin kenarında abdest almaktadır. Kendisine yaklaşan bir adam yardım etmek için elindeki ibriği alır ve ona su tutar. Nine abdestini aldıktan sonra adama sorar, "Sen kimsin, hangi partiyi tutarsın" diye. Adam "Halk partisi" diyince, "Uyyy... Öyleyse abdestim olmadı, hemen yenisini alayım" der.
Haftanın Polemiği
Ergenekon'da yargı süreci devam ediyor. 12 Eylül için dava süreci başladı, Evren ve Şahinkaya yargılanacak. Savcılık geçtiğimiz hafta da 27 Nisan e-muhtırası için soruşturma başlattı. Ama 28 Şubat'la ilgili başvuruya rağmen hâlâ ortada bir gelişme yok. Vatandaş soruyor, 28 Şubatçılara ne zaman dokunulacak?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



