Bundan birkaç sene evvel bir kitap fuarı vesilesiyle Sevgili İsmet Özel Ağabey ve Sevgili İhsan Süreyya Sırma Hocamızla birlikte bulunma imkânına sahip olmuştum. Bu benim için büyük bir “lütuf” mesabesindeydi. Türkiye’nin yetiştirdiği şuara zümresinin en önde giden cins şairlerinden ve düşünürlerinden biri olan Sevgili İsmet Ağabey ve tarih özellikle de İslâm Tarihi konusunda yine ülkemizin en önemli müverrihlerinden biri olan Prof. İhsan Süreyya Sırma Hocamızla birlikte olmak benim için hem bir fikir ve zikir şöleni, hem de gıpta ile bakılacak bir beraberlikti. Bir haftalık bu seyahat sırasında her iki fikir adamını da daha yakından tanıma imkânı buldum. Onları dikkatle takip ettim. Hele İsmet Ağabey’in Batı üzerine bilgi ve donanımı karşısında şaşkınlık bir yana, onu dinlemekten yoruldum. Yorgunluğum, yaptığı konuşmaları kayıt altına almak, hafızama nakşetmek istememden kaynaklanıyordu. İhsan Hocamızın ise bir akademisyen olarak, gerek İslâm coğrafyasında ve gerek diğer coğrafyalara yaptığı seyahatlerden kaynaklanan devasa bilgi birikimi, izlenimleri gıpta ettirecek nitelikteydi.
Bu iki saygın fikir adamı, edeb ve adaba riayetkâr bir hâlde sohbet ediyor, ben de bütün dikkatimi vererek söylenenleri dinlemeye çalışıyordum. Onların yanında Müslüman olmanın görkemini yaşadım. Bu iki güzide münevverimizin inançlarına, imanlarına yakinen tanık oldum.
Bu yazıda maksadım o yurt dışı seyahatindeki izlenimlerimi anlatmak değil! Yalnızca bir konuya dikkat çekmek. Mevzu nasıl açıldı bilmiyorum, sohbet sırasında İsmet Ağabey’in İhsan Hoca’mıza şu mealdeki sözü dikkat çekiciydi: “Hocam aradığım bilgi gelir beni bulur. Siz ise bilginin peşinden giderek onu bulursunuz…” İsmet Bey’in konuya ilişkin bir iki örnek verdiğini hatırlıyorum. İhsan Hocamızın da Afrika, Asya, Avrupa, Amerika gibi kıtalara ve oralardaki ülkelere ziyaretler yapıp, bu ziyaretlerde dağarcığını doldurduğu bir hakikat…
İşte İsmet Ağabey’in söylediği bu söz çok dikkatimi çekmişti. Gel zaman git zaman derken geçtiğimiz hafta yaşadığım bir hadise beni epeyce düşündürdü ve gülümsetti. Dolayısıyla İsmet Ağabey’in belirttiği hususu hatırlamama neden oldu.
Tatile gitmek için gençlik yıllarımı geçirdiğim ve benim üç şehrimden biri olan İzmir’e doğru yola koyulduk. Herkes tatile giderken giyim kuşam derdine düşer, ben o işleri hane halkına bırakarak iki çanta hazırladım. Birine dizüstü bilgisayarımı, diğerine de 13- 14 adet yeni alıp okuyamadığım kitapları yerleştirdim ve ver elini İzmir... Birkaç günlük sılai rahimden sonra büyüklerimizi de yanımıza alarak İzmir’in en uç ve en uzak, yolları Malatya’nın Darende’sinin yollarını aratmayan Karaburun ilçesine doğru yola koyulduk. Yol boyu manzara muhteşemdi. Denizle toprağın, yeşilin şöleni vardı. Lâkin yolların engebesi bir türlü bitmek bilmiyordu. Neyse sonunda Karaburun’un bir beldesi olan Mordoğan’a vasıl olduk. Kalacağımız yere yerleştik. İki yıldan fazla üzerinde çalıştığım kitaba son rötuşları yapmak için hazırladım. Tatilde bol bol çalışırım, dedim. Kitapta kontrol etmediğim, edemediğim 10–12 ayet meali kalmıştı. Bu ayet mealleri Ömer Rıza Doğrul’un kaleme aldığı “Tanrı Buyruğu” adlı mealli tefsirli iki ciltlik eserden alınmıştı. Fakat açık bir şekilde kaynaklandırılmamıştı. Benim o ayet meallerini yazım hatası olup olmadığını kontrol etmem, hem de kaynaklandırmam gerekiyordu. İstanbul’a dönünce İSAM’a gidip hallederim, diye not almıştım.
Mordoğan’a vardığımızda günlerden Cuma idi. Hazırlıklarımızı yapıp Cuma namazını eda etmek için en yakın camiye doğru yola çıktık. Cami bulunduğumuz yere 300 – 400 metrelik mesafedeydi. Kekik kokuları ve nergis çiçekleri arasında camiye vasıl olduk. Nergis çiçeği Mordoğan’ın simgesiymiş. Kışın iki, üç bin nüfuslu bu beldenin yazın nüfusu on, onbeş bini bulurmuş. Zaten asıl Mordoğan Köyü, beldeye iki kilometre mesafede. Sessiz ve dingin bir belde Mordoğan.
Biraz erkence varmışız ki daha hoca efendi vaaza başlamamış. Cami küçük ve şirin bir camiydi ve “Uşşakiler Camii” ismini taşıyordu. Önce bir hayırsever tarafından yapılmış. Sonraları Diyanet’e devredilmiş. Her neyse camiye girip oturduğumda dikkatimi çeken ilk şey caminin küçük kitaplığı oldu. Kitapları oturduğum yerden incelerken bir de ne göreyim, Ömer Rıza Doğrul’un meşhur “Tanrı Buyruğu” adlı iki ciltlik mealli tefsiri kitaplıkta durmuyor mu? Hemen kalkıp mal bulmuş mağribi gibi “Tanrı Buyruğu” adlı tefsiri alıp incelemeye başladım. Tefsirin1955 yılında neşredilmiş üçüncü baskısıydı. Tabii “Tanrı Buyruğu” adlı çalışmayı bulmanın verdiği sevinci anlatamam. İnanın ne yapacağımı şaşırdım. Güleyim mi yoksa ağlayayım mı, diye…
Tabii ertesi sabah bilgisayarımı alıp soluğu Uşşakiler Camii’nde aldım. Cami açıktı, çoğu camiler gibi namaz vakitleri dışında kapısına kilit vurulmamıştı. Camiye girip öğle namazına kadar çalışmamı tamamladım, kitap büyük bir emeğin, titiz ve özgün bir çalışmanın mahsulüydü. Bu kitabın neden yeni baskılarının yapılmadığı gerçekten düşündürücü ve büyük bir eksiklik. Bir an önce “Tanrı Buyruğu”nun yeni baskıları yapılmalı.
Dikkat çekici bir şey daha vardı; o da 1955 yılında basılmış olmasına rağmen tefsirin sanki yeni baskı gibi sayfalarının, cildinin hiç yıpranmamış olmasıydı. Bu da onun hiç okunmamış olduğunu gösteriyordu. Nitekim cemaatten birkaç kişiye tefsirin öneminden bahsettiğimde pek oralı olan çıkmadı.
Ne var ki bu rastlantı ya da tevafuk bana çok ilginç gelmişti.
Şimdi sorulması gereken soru şu: İsmet Ağabey’in söylediği gibi bilgi beni mi bulmuştu, yoksa ben mi bilginin ayağına gitmiştim? Elbet bunu tartışacak değilim. Zaten gereği de yok. Ne var ki İzmir’in en uç ilçesinin bir beldesinde piyasada bulunmayan bir tefsirle karşılaşmak çok ama çok hoş bir sürprizdi. Beni gülümseten ve işimi kolaylaştıran sürpriz.
Hayat bazen insana hoş sürprizler hazırlıyor. Kimi gülümseten kimi de hüzünlendiren…


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için 



