Yaklaşık iki yıldır bir grup arkadaşla birlikte Prof. Dr. İsmail Kara'nın derslerini takip ediyoruz. Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde sürmekte olan bu derslere bir öğrenci ciddiyetiyle katılıyoruz. Salon doluyor, fakat buna rağmen bu dersleri daha çok insanın takip etmesi ve İsmail Kara Hocamızın söylediklerinin daha geniş kitlelere ulaşması gerekiyor. Özellikle yazarların, edebiyatçıların, siyasetçilerin İsmail Kara'dan öğrenecekleri çok şey var. Ne yazık ki, iki yıldır bahsettiğimiz insanları bu etkinlikte göremedik.
Popüler olanın peşinde koşanlar, yakın tarihinin ruhundan uzak oldukları için bocalıyorlar. Topluma bir çıkış noktası gösteremiyorlar. Hal böyle olunca meseleler birikiyor, toplumdaki ruh hali bir paranoyaya dönüşüyor. Tarih boyunca milleti ayakta tutan değerler, şimdi millete bir ayrılık sebebi olarak sunuluyor.
Bu ülkede bir çıkış noktası bulunacaksa; ayağı yere basan, rengini bu topraklardan alan, ne söylediğini bilen fikir, düşünce ve siyaset alanında güzel işlere imza atmış olan insanların söyledikleri sözün peşine düşmekle mümkün olacaktır. Türk milleti, uzun yıllardır ithal kafalı aydınların söylediği sözlere değer vererek yanlış işlere, içinden çıkılmaz yollara saptı. Çıkış noktası aradıkça, daha çok çıkmaza girildi. Kim doğru, kim yanlış söylüyor; anlaşılmadı. İşlerin sarpa sardığı bir dönemde, bize ışık yakacak insanlara ihtiyacımız var. Bu isimlerden birisi de, hiç kuşkusuz Prof. Dr. İsmail Kara'dır. Sayın Kara'nın düşünce dünyamızı genişleten fikirleri, bizim için bir çıkış noktası olabilir.
Batı düşüncesinin açmazları ve İslam medeniyeti...
Şahsiyetli bir duruş ortaya koyan, yaptığı işlerle önemli bir boşluğu dolduran İsmail Kara, Çağdaş İslam Düşüncesi ve Çağdaş Türk Düşüncesi alanında yaptığı yoğun çalışmalarla bize geniş ufuklar açmaktadır. İsmail Kara, kasıntılı, 'burnundan kıl aldırmayan' aydın tiplemesine hiç uymayan, mütevazı duruşuyla takdir edilecek bir ilim adamı portesi çiziyor. İsmail Kara, bir konuşmasında batı düşüncesinin açmazlarını ortaya koyan iç önemli evreyi ve bu evreleri temsil eden üç şahsiyetten bahisle Sait Halim Paşa, Nurettin Topçu ve İsmet Özel isimlerini zikretmiştir.
Batı düşüncesine karşı ayakları yere basan tenkitleri yapan bu üç önemli isme İsmail Kara'yı, dördüncü bir isim olarak ilave etmek hiç de yanlış olmaz. İsmail Kara'nın ortaya koyduğu eserler, yaptığı çalışmalar; Sait Halim Paşa'dan başlayan, Nurettin Topçu ile bir 'hareket' haline dönüşen çizginin devamıdır. İsmail Kara'yı yakından takip edenler, topluma karşı sorumluluk taşıyan bir insanın nasıl olması gerektiğine şahit olmuşlardır.
İsmail Kara, yakın tarihle ilgili düşüncelerini ortaya koyarken sözü hiç yormaz, gerçekleri saptırmaz. Mesela İttihat ve Terakki'nin batılılaşma serüvenindeki açmazlarını açıklarken, aynı zamanda II. Abdülhamit'in de hatalarını hiç gocunmadan, olduğu gibi gözler önüne sermiştir.
Yakın tarihimizde çok önemli görevler ifa etmiş olan birçok şahsiyeti bugüne kadar sakıncalı isim olarak okuduk ve aramıza mesafe koyduk. İsmail Kara'nın çalışmalarından ortaya çıkan görüntü, bu işin hiç de bize gösterildiği gibi olmadığı yönündeydi. Bu çalışmalar açıkçası bizi tarihle yüzleştirdi. Türkiye'nin yakın tarihi sırlarla dolu olarak bugüne kadar geldi. Türkiye bu sırlarla daha fazla yaşayamazdı. Türkiye'nin sorumlu ve vicdan sahibi insanları, millete olan borçlarını ödeyerek tarihi aydınlatmayı sürdürüyor. İşte İsmail Kara, bu sürecin önemli bir aktörü olarak karşımızda duruyor.
İsmail Kara, Çağdaş İslam Düşüncesi ve Çağdaş Türk Düşüncesi başlıkları altında sürdürdüğü derslerde önemli konulara değindi. Ufuk açıcı sözler söyledi. Islahat Fermanı ile başlayan batılılaşma hareketlerinin özünde yatan düşüncenin ne olduğu, Osmanlı batılılaşması ile Cumhuriyet batılılaşmasında dinin etkisi, saray ve ilmiye sınıfının modernleşme düşüncesindeki rolü, ilmiye sınıfının aydın sınıfına dönüşmesi, din kaynaklarına dönüş konusunda yapılan çalışmalar, ittihat-ı İslam düşüncesi; hilafet, medeniyet, yeterlilik ve beka fikri gibi kavramlar İsmail Kara'nın derslerinde öne çıkan konular oldu.
Tarık Zafer Tunay Kültür Merkezi'nde takip ettiğimiz İsmail Kara derslerinde altını çizdiklerimiz bazı bölümler şöyle:
Yenileşmenin halktaki karşılığı
Halk kitleleri, batıdan gelen her yeniliği 'gâvurluk' olarak telakki etmiştir. Medeniyet kavramı içinde yapılan açılımların, halk yığınları karşısında hâlâ iyi gözle karşılanmadığı görülmektedir.
Din, eğitim almış insanların kafasında bir problemdir. Halkın kafasında ise kabul görmüş ve neticelenmiştir. Vatandaş için dinde boşluk yoktur. Tereddütte mahal bırakmayacak şekilde nettir. Modern zamanda düşünce adamları, halkın dindarlığıyla savaş etmişlerdir. Aydınlar, halkın dindarlığını değiştirme yönüne gitmişlerdir. Bizde halk hareketi diyebileceğimiz, siyasi sistemi yukarı doğru etkileyen bir hareket görmek mümkün değildir. Düzenleme yukarıdan aşağıya doğru olmuştur. Birbiriyle çatışan sınıfların olmayışı, devletle halk arasında büyük farkların olmayışıyla alakalıdır.
İlmiye sınıfı
Osmanlı uleması, on ikinci yüzyılda Nizamiye medreseleriyle başlayan ilmiye sınıfının devamıdır. Ulema sınıfının statüleri, kaynaklar (Kur'an ve sünnet) ve Müslüman halk (cemaat)tır. İlmiye sınıfı, kaynaklarla halk arasında bir yerde durmaktadır. Bilgi âlimlerin üzerinden halka doğru akar. Ulema, padişah ile halk arasında bir noktada bulunmaktadır. Ulemanın bir yüzü padişaha, bir yüzü de halka dönüktür. İlmiye sınıfı iki kavramla hareket eder; itaat (Allah'a, Peygamber'e, Padişah'a) ve adalet (halka dönük). Bu iki kavram, İslam düşüncesinin temel kavramlarıdır. İtaat ve adalet kavramlarını hem kuran, hem de işleten ulemadır. Ulema sınıfının finansmanı vakıflar kanalıyla olmuştur. Devlet buna müdahale etmemiş ve karışmamıştır. On dokuzuncu yüzyıla kadar her dönemde ulema, devleti yürüten organın mensuplarıdır, devletin taşıyıcılarıdır.
Osmanlı'da modernleşme
İslam dünyasındaki modernleşme hareketleri yukarıdan aşağıya doğru olmuştur. Batıdaki modernleşme aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşmiştir. Osmanlı modernleşmesinin merkezi saraydır. Bu paradoksal bir durumdur, çünkü modernleşme saraya karşıdır. Saray, Yeniçeri Ocağı'nı ve esnafı tasfiye etmek için ilmiye sınıfıyla ittifak etmiştir. 1838'de İngiltere ile yapılan Balta Limanı Antlaşması'yla esnaflık müessesi ortadan kaldırılmıştır. Saray ile ilmiye sınıfı arasındaki ittifak, Osmanlı'yı ayakta tutan unsurların ortadan kalkmasına sebep olmuştur. Yeniçeri Ocağı'nın kapatılması ve esnaf localarının tasfiyesinin ardından ilmiye sınıfının ortadan kaldırılması süreci başlamış; ilk olarak medreseler kapatılarak, buna alternatif okullar açılmaya başlanmıştır. Modern düşüncenin oluşumunda ilmiye sınıfı kendi yerinden edilmiş, âlim yerine aydın olma yolu açılmıştır. İslam dünyasındaki modernleşme hareketleri, aynı zamanda dinî hareketlerdir. Modernleşme düşüncesini ortaya atanlar, bunu din adına yaptıklarını söyleyerek halkı yanlarına çekmeyi arzu etmişlerdir. Abdullah Cevdet'in bu konudaki görüşü durumu özetliyor: "Yenilikler direk batıdan gelirse, İslam âlemi bunu kabul etmez. Bunu terakkiperver bir anlayışla yapmak gerekir. Yeni bir İslami muhtevaya büründürerek anlatmak gerekir."
Aydın sınıfının ortaya çıkışı
Aydın sınıfının en önemli özelliği, tarihten gelen mirasa tenkitçi bir bakışla yaklaşmasıdır. Reddedici, yok sayma gibi bir yaklaşım sergilemişlerdir. Daha doğrusu, eskiye dair ne varsa reddetmişlerdir. Modern dönemde edebiyat eserlerinden normal bir hoca tiplemesi görmek mümkün değildir. Bu yaklaşımla tarihten süzülüp gelen ilmi, fikri ve sanatsal geleneğin ortadan kaldırılması hedeflenmiştir. Modern dönem aydınlanması, dinin yeniden yorumlanmasını, anlaşılmasını da beraberinde getirmiştir.
Din ve modernleşme
Modern dönemde en önemli problem, modernleşme ile din arasında süren gerilimdir. Devlet ve aydınlar, kendilerini zorunlu olarak modernleşme taraftarı olarak görürler. Buna karşılık savundukları değerlerle modernleşme arasında bir uyuşmazlık söz konusudur. Cumhuriyet öncesi din denildiğinde, hayatın her alanına (iğneden ipliğe) müdahale eden, her şeyi kapsayan bir olgu olarak anlaşılırdı. Şimdi din denilince belli bir alan akla geliyor ve din belli bir alana hapsedildi. Dinin aslı veya bozulmuş hali (hurafe) dinin dışında ele alınıyor ve ölçülüyor. Esas problem burada yatıyor. Türkiye'de dini savunanlar da, karşı çıkanlar da, meseleyi anlamaktan çok uzak durumdadırlar.
Kaynaklara dönüş
1926 yılında Cumhuriyet İdaresinin Kur'an-ı Kerim'i tercüme ettirmesi (Elmalılı Tefsiri ve Meali) ve hadis kitapları bastırması, kaynaklara dönüşün bir parçası olarak görülebilir. İslam dünyasındaki bütün fikir hareketleri (en laik hareketten, en dini harekete kadar) bir şekilde kaynaklara dönüşle irtibatlıdır. İslam dünyasındaki bütün modernleşme hareketleri, aynı zamanda dini bir muhteva taşır. Cumhuriyet öncesi Müslümanlar hakikate olan düşkünlükleriyle, şimdiki Müslümanlar ise hurafeye olan düşkünlükleriyle dikkat çekmektedir. Kaynaklara dönüş, aynı zamanda bizi hurafelerden uzaklaştırıp hakikat arayışına götürür. Dinde birlik (ittihat) ve sadelik (tazelik-basitlik) hakikate ulaşmanın unsurlarıdır. İnsanlar nimetlerle, peygamberler ise külfetler, acılarla huzura kavuşmuşlardır. Peygamberlerin hayatları çok sadedir. Aynı zamanda çok derinliklidir. Peygamber Efendimiz döneminde Kur'an ve sünnetin sadeliği koyun çobanlarının bile dini kolaylıkla anlamalarını ve yaşamalarını sağlamıştır. Kaynaklara dönüş, İslam dışı unsurların, tortuların ortadan kalkması için başvurulmuş bir çıkış yolu olarak görülmektedir.
İttihat-ı İslam fikri
İttihat-ı İslam (Panislamizm) 1980'lere kadar İslam dünyasında ve Türkiye'de canlılığını korumuştur. İslam birliği fikri on dokuzuncu yüzyılın ikinci çeyreğinde kullanılmaya başlanmıştır. Kavram olarak ittihat-ı İslam Türkçe'ye 1870'de girmiştir. Bütünün bir parçasıdır ve özellikle hilafet fikriyle ilintilidir. İttihat-ı İslam kavramı ortada bir kavramdır. Bir öncesi ittihat-ı Osmanî'dir (Osmanlıcılık). Avrupa'da, Osmanlıcılık-Türkçülük ve Müslümanlık aynı manada kullanılmıştır. Bugün de bu böyledir. Türkiye'ye yön veren insanlar bunun aksini söyleme çabasındadır. İttihat-ı İslam, İslam vurgusu taşıdığı için bir hususiyet arz etmektedir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra Müslim-gayrimüslim ilişkileri bakımından bir daralma olması karşısında, özellikle II. Abdülhamit döneminde İslam dünyasına doğru bir genişleme söz konusudur. İstanbul bu dönemde İslam dünyasının bir bilgi merkezi olmuştur. İslam dünyasına yönelik birlik çabaları, İslam dünyasından İstanbul'a doğru bir ilgi ve alakanın oluşmasını, yoğun bir etkileşimin olmasını sağladı. İttihat-ı İslam düşüncesi, içerisinden dini bir birlik (tevhit) fikrinin öne çıkması dikkate değerdir.
Medeniyet ve Avrupa kavramı
Medeniyet kavramı İslam dünyasının, Avrupa'ya karşı kendisini yetersiz görmesiyle alakalı bir durumdur. Medeniyet meselesi, Çağdaş İslam ve Çağdaş Türk düşüncesinin en önemli ve üzerinde durulması gereken bir meselesidir. Bugün medeniyetten anladığımız şey, on sekizinci yüzyılın ortasından sonra İslam dünyasına girmiş olan bir kavramın akla gelmesidir. Osmanlı'nın son döneminde medeniyet meselesi, problemli bir meseledir. Bugün de aynıdır. "Bizim medeniyetimiz" diye söze başlayanlar, meseleyi örtbas etmekle meşguller. Bizim medeniyetimiz denilen şeyin içinin neyle dolduracağı ve dışarıda nelerin kalacağı belli değildir. Aydınlar, medeniyetin müspet tarafında kalan yönünün İslam'dan kaynaklandığı görüşünü ortaya koyarlar. Bunlar İslam medeniyetinden Avrupa'ya geçmiştir. Avrupa, hususi olarak Osmanlı'ya karşı oluşturulmuş bir kavramdır. Avrupa fikri, Haçlı seferleriyle vücut buldu ve giderek kuvvetlendi. Avrupa Birliği, Müslüman Türk milletine karşı oluşturulmuş bir birliktir. Öyle ki, Osmanlı'da Avrupa, Frengistan (Gavuristan) olarak adlandırılırdı.
Bize atalarımız tarafından vatan kılınmış olan bu topraklar üzerinde yaşamanın sıradan bir iş olmadığını bilmemiz gerekir. Bunun yolu da Türkiye'nin yakın tarihinde meydana gelen bütün olayları en ince ayrıntısına kadar doğru bir şekilde öğrenmemizden geçiyor. Bu konuda yolumuza ışık tutanların kıymetini iyi bilmemiz gerekir. Prof. Dr. İsmail Kara, bunlardan birisidir. Sözlerimizi İsmail Kara'ya bırakarak yazımızı sonlandıralım: "Artık şuurlu bir geriye dönüş yaşanmalıdır. Tarihten hesap soran, tarihe hesap veren bir geriye dönüş... Yani kuvvet ve zaaflarımızı atlamadan, tarihî sürekliliği ihmal etmeden, unuttuklarımızı, unutmak istediklerimizi hatırlayarak, terk ettiklerimizi yeniden tartıya koyarak ciddi bir muhasebe... Değil mi ki 'tarihten biz sorumluyuz', o halde bunu yapmak, en azından yapmaya niyetlenmek boynumuzun borcudur."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




