Arap ayaklanmaları içinde en dikkate şayanı Mısır'dan sonra hiç kuşkusuz Suriye'dir. Suriye, Arap devlet felsefesi içersinde önemli bir yere sahiptir. Asr-ı Saadet sonrası ilk saltanat bu topraklarda kurulmuş, bu topraklardan İslam âlemine yayılmıştır. Şûra üzerine kurulu İslam devlet geleneği Şam'daki Emevi iktidarıyla saltanata dönüşmüş, despot iktidarlar, zulümlerini kadercilikle meşrulaştırmış, o günden bugüne Arap topraklarında iktidarlara başkaldırmak yerine boyun eğmek bir gelenek halini almıştır. 'Sulta' kelimesinden gelen 'sultan' ve onun peşinden gelen 'saltanat' Arap coğrafyasının artık bir kaderi olmuştur. Küreselleşme ve dünyanın demokratik gidişatına rağmen Şam halen Emevi dönemi zihniyetiyle hareket etmekte "saltanat"tan medet ummaktadır. Şam'ın binlerce yıllık saltanat geleneği artık modern dünya ölçütlerinde geçerliliğini kaybetmiştir.
Saltanat İslam'ın insana kazandırdığı şahsiyeti göz ardı eden ve şûranın yerine tek bir kişinin iktidarını getiren bir sistem olarak, kitleleri sürüleştirmektedir. Sürüleşen, yığınlaşan kitle birey olamadığından, kendine reva görülen her şeye boyun eğmekte, tıpkı ortaçağ Avrupa'sında olduğu gibi ya bir kralın ya bir derebeyinin kulu veya kölesi olmaktadır. İslam, insanın özgürlük ve şahsiyetine büyük önem verdiğinden, ortaya koyduğu yönetim biçimiyle bireye önem vermiş ve onları Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak görmüştür.
Bugün bireyciliğin zirvesine ulaşmış olan Batı uygarlığı; kendi insanını şahsiyet sahibi bireyler haline getirmeye çalışırken, Ortadoğu'daki halkların krallar ve diktatörlerle yönetilmesini sosyal veya siyasi bir gereklilik görülmektedir. Batı'nın bu algısı aynı zamanda Oryantalist İslam tarihi okumalarında dahi bütün çıplaklığıyla görülmektedir. Örneğin Asrı Saadet döneminden sonra Emevilerin iktidarını yorumlarken; düzenli orduya geçilmesini, Emevi saltanatının başlamasını onaylamakla kalmamakta, Muaviye'yi siyasi bir dehası olarak görebilmektedir. Zira onlara göre Muaviye, büyük bir devlet adamıdır, ilk defa düzenli orduyu getirmiştir, saltanatı devam ettirerek devletin bekasını sağlamıştır vs. vs...
İslami açıdan olaya bakmadıklarından ve seküler bir zihniyete sahip olduklarından İslam'ın insana verdiği değeri göz ardı ederek, devleti öne çıkarmakta ve dünyayı kutsamaktadırlar. Oysa İslam'da dünyevi bütün şeyler Allah'a ulaşmada yalnızca bir araçtır, bir vesiledir ve insanın mutluluğu için vardır. Hatta büyük İslam âlimleri, dinin dahi Allah'a ulaşmada bir araç olduğunu belirtirler. Bu yüzden İslam, Müslümanların şahsiyet sahibi olmasına büyük önem vermiştir. Bugün Ortadoğu'daki diktatör ve kralların hükümranlığının devam etmesi, Müslümanların İslami şahsiyeti kaybetmelerinden dolayıdır. Zira bu noktada İslam tarihinden bir örnek vermeden geçmek mümkün değildir. Bilindiği gibi Müslüman olduktan sonra Hz. Bilal Habeşi'nin kölelikten kurtulması için Hz. Ebu Bekir büyük bir para vermiş ve onu özgürlüğüne kavuşturmuştur. Hz. Bilal bir gün Hz. Ebu Bekir'e hitap ederken, -geçmişten kalma bir dil alışkanlığından olsa- Arap dilinde kölenin efendisine seslendiği gibi seslenmiştir. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, Hz. Bilal Habeşi'yi omuzlarından silkerek "Bilal! Bilal! Ne yapıyorsun, kendine gel!" diyerek ona özgür ve şahsiyet sahibi bir insan olduğunu hatırlatmıştır. Bunu yapan insan İslam'ın büyük halifesidir. Hz. Ebu Bekir bu tavrıyla Müslüman'ın köle olamayacağını bırakın, köleliği anımsatan bir dili dahi kullanamayacağını göstermek istemiştir. Bunun tersi bir diğer olay Hz. Ebu Zer'i Gıffari ile Bilal arasında geçmiştir. Ebu zer'i Gıffar'i, Hz. Bilal'e köleliğini hatırlatan bir dil kullanmış, bu yüzden büyük bir pişmanlık duymuş ve Hz. Bilal'in geçtiği odanın eşiğine uzanarak, bu yüze basmadan bu eşikten kalkmam demiştir. Daha sonra her ikisi kucaklaşmıştır. Bugün İslam âleminin en büyük sıkıntısı, birey olamamaları ve İslami şahsiyeti kaybetmeleridir.
İslami bir şahsiyete sahip olmak, birey olmak demek, Batılı anlamda bireyci olmak demek değildir. Tıpkı kadere inanıp kaderci olmamak gibidir bu... Arap ülkelerindeki ayaklanmalarda bazı şehirlerin öne çıkması, bazılarının geride kalması, bazı insanların iktidardan, bazılarının iktidara karşı durmaları toplumsal ve bireysel anlamda sağlam bir şahsiyetin oluşmamasından dolayıdır. Bugün Suriye'deki Ayaklanmaları bastırmak veya amacından saptırmak için sırtını İran, Rusya ve Fransa'ya dayandıran Esat, kendi halkına güvenmemekte, yabancıları dost görmektedir. Oysa bir ülkenin büyüklüğü halkla, ortaya koyduğu değer yargıları ve ideallerle ölçülür. Dostoyevski, Batı'yı dolaştıktan sonra ülkesine döndüğünde, büyük bir fikri dönüşüm geçirir, ülkesi kafasında daha bir anlam ve değer kazanır ve "devletler insanlar gibidir ve idealleriyle büyüktür" der. Diktatörler, halklarını düşman gördüklerinden, onlara değer vermez, bilakis düşman görür ve hep iç hesaplarla kendini yer bitirir. Halkıyla barışık olmayan ülkeler büyük devlet olamazlar, hatta Arap ülkelerinde olduğu gibi halklarıyla savaşır, düşmanları dost görürler...
Dikkat ederseniz Suriye yönetimi mezhepsel anlamda İran'ı, yıllarca sosyalist Baasçılık hevesiyle Rusya'yı ve İmparatorluk sonrası iktidarı kendilerine teslim eden Fransa'yı dost bilmiştir. Bugün İran'dan aldığı taktik, Rusya'dan aldığı silah ve Fransa'dan aldığı direktifle halk ayaklanmalarını bastırmaya çalışmaktadır. İcazetli kurulan her kukla rejim gibi, Esat da halkının dönüşüm taleplerini dahi efendilerinin direktifleri doğrultusunda gerçekleştirmekte, halka rağmen direnmektedir. Dışarıdan biri olarak baktığımızda dahi Rusya niçin silah yardımı yapar Suriye'ye? İran niçin taktik verir ve bu despot iktidarın devamına çalışır? Fransa'nın ne işi var Suriye'de? Suriye'ye diğer ülkelerden gazeteciler giremezken neden hep Fransız gazeteciler giriyor? İran hangi din adına orada işlenen cürümleri destekleyebiliyor? Bütün bunlar bu iç savaşın uzamasından ve daha çok kan dökülmesini istemekten başka bir şey değildir.
Üzerine kan sıçramış, geçmişte otuz bin insanın katili bir sistemin çökmesi, iktidarı terk edip gitmesi gerekir. Hiçbir stratejik hesap, hiçbir dini veya mezhebi endişe bu eli kanlı kukla iktidarın kalmasını meşru göremez. İslam'da bir kadının erkeğinden boşanma haklarından biri kocanın, kadını kendine benzetmeye çalışmasıdır. Çünkü İslam şahsiyete ve kişiliğe büyük önem verir. İnsanları farklılığı ve kişilikleriyle kabul eder. Bir kadın ve erkek arasındaki -kişiliği yok edici- zoraki dayatmayı kabullenmeyen, hatta bu noktada Allah'ın sevmediği bir hak olan boşanmaya izin veren bir dinin mensupları, nasıl olur da yarım asrı aşan despot rejimlerin dayatmalarına sessiz kalabilir? Zira bu diktatör rejimler, halklarının şahsiyetini elinden almış, onları kendilerine uşak yaparak, izzet ve şereflerinden etmişlerdir. Sırf bu yüzden dahi kukla ve diktatör rejimlerin gitmesi gerekir. Çünkü insanı köleleştiren, şahsiyetsizleştiren bütün sistemler insanın onuruyla oynamaktadır. Bugün -velev ki bir dürtme veya kendiliğinden doğmuş olsun- bu Ayaklanmalar nedeniyle izzet ve onurları, daha doğrusu özgürlükleri için ayağa kalkmış Mısır, Suriye, Yemen, Tunus, Cezayir, Libya halklarına Müslümanlar destek vermelidir. Bu kalkış bir devrim değildir ama Arap halkları için bir evrim olduğu gerçektir. Yalnızca bu amaçla dahi bu ayaklanmaları desteklemek gerekir.
Bugün Suriye vb. rejimler bu halklarla anlaşmak yoluna gitmek istiyorlarsa, bu halkların özgürlüğü için değil, iktidarlarını biraz daha sürdürmek ve biraz daha zaman kazanmak içindir. Bu yüzden çok dikkatli olmak gerekir. Bugün Suriye'de Batılı güçlerin el altından Esat rejimiyle anlaşması dikkat çekicidir.
Medyada Suriye ayaklanmalarını destekleyen bazı ülkeler, perde gerisinde Esat ile iş tutmaktadırlar. Bunlar hiçbir zaman Müslüman halkların menfaatine olan şeyler değildir. Rusya hülyası ve hayale olan büyük bir ülkedir. Geçmişte Baba Esat'a destek vermiş, şimdi ise oğul Esat'a... Fransa Suriye'de sistemi oluşturduktan sonra kendi zihniyetinde azınlık bir gücü orada hâkim kılmış ve çıkıp gitmiştir. Şimdi de aynı şeyi yapmak istemektedir. Bu yüzden Suriye'de ayaklanmaların her aşamasında Fransızlar karşımıza çıkmaktadır. Suriyeli Müslümanların ayaklanmalarının çalınmaması için daha bir dikkatli olmaları gerekir. Çünkü bu ayaklanma yalnızca diktatörleri düşürmeyecek, aynı zamanda onlara özgürlük, şahsiyet, izzet ve şeref kazandıracaktır. Bu ayaklanmalar; Ebu Bekir'in, Hz. Bilal'i sarsması gibi bir sarsma olmalı ve kendilerine özgür olduklarını hatırlatmalıdırlar. Yoksa saltanata dayalı bu sulta rejimde köle olup şahsiyetlerini kaybedeceklerdir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



