Ortadoğu'da bir süredir bir Arap Baharı söylemidir devam ediyor. Birçoklarına göre bu bahar, başta ABD olmak üzere Batı dünyasının İslam ülkeleri üzerinde oynamış olduğu en son oyun olarak görüldü. Ben ise bu görüşe inandığım kadar, bu olayların sokaklarda siyasi mücadele veren Müslümanların sadece politik hayatta değil aynı zamanda sosyal, kültürel ve ekonomik hayatta öteki olmalarının sonucu olarak haykırışlarını ifade ettiğine inanıyorum. Yani Ortadoğu'da yaşanan siyasi ve toplumsal patlamalar tüm insanlığa şu mesajı vermektedir: "Yeni bir Ortadoğu kurulacaksa bu coğrafyadaki düzeni İslami (Milli) bir nizam kuracaktır."
Her ne kadar Batı dünyası ve Batı güdümlü Müslüman ülke basınları halk ayaklanmalarını İslam sonrası demokratikleşme hareketleriymiş gibi gösterse de, hiçbir şüphe yoktur ki Ortadoğu'daki halklar artık Batı emperyalizmini ve postkoloniyalist yapıları reddederek kendi İslami değeriyle donanmış bir medeniyet tasavvuru içerisine girmişlerdir. Yıllarca Batı'nın demokrasi götürme ve insani müdahale zırvalarıyla sömürdüğü Müslüman ülkeler, artık Batı'nın karşısına en korktuğu rakibi olan İslam medeniyetini çıkarmaya hazırlanmaktadırlar. Kendi medeniyeti içerisinde zaten büyük kırılmalar yaşayan Batı, İslam dünyasını bölerek parçalara ayırmaya çalıştıkça daha fazla bölünecek ve Batı'nın her bir eylemi İslam dünyasının yekvücut olarak zuhur safhasına intikaline yardımcı olacaktır.
Ben büyük bir kıpırdanma içerisine giren İslam dünyasının yakalamış olduğu ivme çerçevesinde halkların gönüllerinde yatan en temel ideallerin Milli Görüş ideallerinden başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Öyle ki İslam dünyasının mevcut bütün sorunlarına alternatif çözümler üreten tek gelenek Milli Görüş'tür. Adil Düzen yaklaşımı, İslam Kardeşliği projesi, İslam Birliği tasavvuru gibi bütün bu söylemler günümüzde hâlâ İslam dünyasının tek kurtuluş reçetesi gibi görünmektedir. Bu kapsamda Batı mezhep çatışmasını körükledikçe İslam kardeşliğinin önü açılacak, sömürüyü arttırdıkça adil düzenin önemi daha iyi kavranacak ve sonunda Batı ne yaparsa yapsın İslam Birliği kurulacaktır.
İşte tam da bu dönemde düzenlenen Suriye gezisi İslam dünyasının Milli Görüş'e ne kadar ihtiyacı olduğunu göstermektedir. Milli Görüş'ün siyasi uzantısı olan Saadet Partisi'nin lideri Mustafa Kamalak öncülüğünde düzenlenen Suriye gezisi, Meclis'te bile yer almayan bir partinin ruhani gücünü gösterme açısından büyük önem arz etmiştir. Bana göre Ortadoğu'da şiddet arttıkça ve durum içinden çıkılmaz bir hal aldıkça Milli Görüş'e olan ilgi ve rağbet artacaktır. Halklar barış ve adalet talep ettikçe bunları en iyi teorize eden Milli Görüş geleneğinden tanzim edecektir. Dolayısıyla Milli Görüş'ün değil sona erdiğini söylemek, tam tersine Türkiye'nin ve Ortadoğu'nun bu akıntıda akmak üzere büyük bir hızla harekete geçtiğini söylemek lazımdır.
Suriye'nin şuan ki durumu Irak'ın işgal edilmeden önceki durumuna çok benzemektedir. Ne tesadüftür ki bu hafta yapılan Suriye gezisine benzer bir gezi, o dönemde Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan tarafından Saddam Hüseyin için tertip edilmişti. Bugün Suriye'de Beşar Esad'a ne söylendiyse o zaman da Saddam Hüseyin'e aynı şeyler söylenmiş ve uyarılarda bulunulmuştu. Baştan itibaren benzerlikler taşıyan bu iki süreç umuyoruz ki aynı şekilde sonuçlanmaz. Suriye bir diktatör tarafından yönetiliyor da olsa bizim medeniyetimizin bir parçası olduğunu ve orada bir müdahale sonucu akacak her bir kanın Müslüman kanı olacağını unutmamak gerekir.
Peki, Batı'nın hayal ettiği gibi Türkiye'nin etkin rol oynadığı bir NATO müdahalesinin ardından biz cihat mı yapmış olacağız yoksa fetih mi?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



