Bakın arzedilen ayet-i kerimede ALLAH Teâlâ Ümmeti Muhammed'den iman edip ameli salih işleyenlere kendilerini yeryüzünün halifesi kılacağını ve kendileri için seçtiği İslâm dinini yeryüzüne hakim kılacağını beyan buyuruyor. Korkularını emniyete çevireceğini vaat ediyor. İşte ALLAH Teâlâ'nın vaadi... Ve ALLAH Teâlâ'nın vaadi hakikatin ta kendisidir. Muhakkak yerini bulur. Ve ALLAH Teâlâ asla vaadinden dönmez. Evet vaad eden: ALLAH Teâlâ, vaad edilenler: İnananlar ve inandıklarını bilfiil tatbikat sahasına koyanlar, kamil Mü'minler, biz Müslümanlar. Vaad edilen şey: Şu üç husustur:
1- Müslümanlar bulundukları yerde hakim olacaklar, mahkum olmayacaklardır.
2- Dinî inançlarını, hayatlarına kolayca uygulayabilme imkânına sahip olacaklardır.
3- Her türlü korku gidecek, yerine tam bir emniyet, sükunet ve güven gelecek.
Evet, vaad edilen bu üç şeyi kendimizde bir arayalım bakalım.
1- Bu gün Müslümanlar bulundukları yerde hakim mi, mahkum mu? El-Cevap: Mahkum.
2- Bugün Müslümanlar dinî inançlarının gereğini rahatlıkla ifa edebiliyorlar mı? El-Cevap: Edemiyorlar.
Bugün şu cennet vatanımızda, hem de "İnsan hakları, laiklik, din ve vicdan hürriyetinin" bulunduğu iddia edilirken; üniversitede başörtülü okumak isteyen Müslüman kız öğrencilere inançları gereği başlarını örtme müsaadesi verilmemesi, İslâmî tesettüre riayet etmek isteyen kız öğrencilerin okuma öğrenim hak ve özgürlüğünden mahrum edilmek istenmesi bunun en açık misallerinden biri değil midir?
3- Bugün Müslümanlar maddî ve manevî tam bir emniyet, sükunet ve güven içinde midirler? El-Cevap: Değildirler.
Bakınız. Vaad edilen bu üç şeyin üçü de bizde yok. Yoksa, ALLAH Teâlâ bu vaadini yerine getirmedi mi? Haşa sümme haşa... Va'dini yerine getirmede ALLAH Teâlâ'dan daha sadık kim olabilir?
O halde eğer va'dedilen bu üç şeyin üçü de bizde yoksa, bu demektir ki, ALLAH Teâlâ bizim imanımızdan ve amellerimizden razı değil!
Çünkü bu vaad, iman ve salih amellerle şartlıdır. İşlerini, hareketlerini bozan Müslümanlar, bu va'din dışında kalırlar. Bu sebeple dikkat edelim! Kendi kendimizi kandırmayalım. Tarih bunun en güzel şahididir.
"Mü'minim, Müslüman'ım" diyen insanlar, İslâm âlemi; kamil bir imana ve imanın gereği olan salih amellere ciddi bir şekilde bağlı kaldıkları dönemlerde güçlü devletler kurmuşlar, üç kıtanın hakimi olmuşlar, faziletli hizmetlerde bulunmuşlardır. Fakat, şart koşulan bu iman-amel hususundan ayrıldıkları, taviz verdikleri dönemlerde ise başka milletlere mahkum ve yem olmaktan, en azından uydu durumuna düşmekten kendilerini kurtaramamışlardır.
Açın tarih kitaplarını. Okuyun Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz ve Ashabının dönemini, okuyun Dört Halife dönemini, okuyun Selçuklular dönemini, okuyun Malazgirt Savaşını, okuyun ve hem de ibretle okuyun! Bakın ecdadımız Osmanlılar dönemini, kuruluşunu, yükselişini ve hazin yıkılışını.
İslâm âlemi, Müslümanlar uzun müddetten beri hırpalanıyor. Herkes müteellim, müteessir. Ümmeti Muhammed maddeten ve manen hırpalanmış, hırpalanıyor. Bu bir vakıa. Aslında ümitsizliğe asla mahal yok. Çünkü Aziz ve Alîm olan bir Rabbimiz var.
Üzülmeyelim, ALLAH Teâlâ dilediğini aziz eder, dilediğini zelil eder. Bela ve musibetler de ancak O'nun izniyle gelir. O istemezse bütün dünya bir araya gelse bir kimseye en ufak menfaat sağlayamaz. O istemezse, bütün dünya toplansa bir kimseye en ufak zarar dokunduramaz. O halde neden üzülüyoruz?.. "HasbünALLAHü ve ni'me'l vekil." diyelim. O'na sığınalım. Unutmayalım ki, diken olmadan gül çıkmaz. Eşsiz bir hazineye alın teri dökmeden, zahmet çekmeden ulaşılamaz. Evet zulüm var. Hem de katmerli zulüm var. Ama bir de şu var: Gün doğmadan neler doğar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



