Milletçe, geçtiğimiz haftayı 2007 Genel Seçiminin çeşitli analizleriyle geçirdik. Bazı şeyleri anlamakta ve anlatmakta zorlandık, hayal kırıklığına uğradık. Seçmenin yüzde 53’ü bir hayal kırıklığı içindeydi. Dolayısiyle herkes, birilerine kızdı veya küstü. Kimi kabuğuna çekildi, kimi tatile çıktı. Kazananlar da bir hayli ‘tüylerini kabartarak dolaştı’ ortalarda. Tepki ne olursa olsun, ortada bir sosyal olay ve bir de sonuç vardı. Kimse tam olarak bu sonucun nasıl gerçekleştiğini anlayamadı.
İnsanlar en zor anlaşılan varlıklardır. Toplum psikolojisi, kitle tepkisi, sürü güdüsü, kuvvetli sandığının etrafına odaklanma eğilimi, akıldan ziyade hisler veya anlık etkilerle karar verme durumları, seçim olayının analizini zor kılan faktörlerdir.
Bu gün işe biraz da eğlenceli taraftan bakalım, belki durumu daha iyi anlarız. Halk hikâyeleri veya düşünürlerin sözlerinden yararlanarak, halkın tepki ve seçim davranışını anlamaya gayret edelim:
Mitinglere ve ‘Mitingcilere’ ne oldu:
İlk defa Cumhuriyet mitingleri başladı. Yığınla insan, büyük kalabalıklar meydanları, caddeleri doldurdular. Hatta, İzmir’de kimi haberlerde “2000 gemi veya yüzen bir vasıta ile insanlar mitinge ulaşıyor” denildi. Peki bütün bunlara ne oldu? Acaba sonunda fikir değiştirip hepsi yelken ve rota kırıp Bodrum ve Fethiye’ye doğru mu yol alıp gittiler? Yoksa denize düşüp kayıp mı oldular?
Bir de parti mitingleri ve oradaki kalabalıklar ne oldu? Galiba onlar da bu sıcakta eridi gitti, asfalta karıştılar.
Nasrettin Hoca, bir gün bir okka güzel kuzu eti almış, canı güzel bir yahni çekmiş, hanımına vermiş, akşama kadar da güzel bir ziyafetin hayalini kurarak beklemiş. Akşam evde, yemekte, her günkü bulgurla hoşaf karşısına çıkınca, tepesi atmış. “Et nerede?” diye hayretle bağırmış. Hanımı ise, o gün tüm komşularını çağırıp bir güzel ağırlamış, keyif yapmışlar. O kendi arkadaşlarını memnun etmiş. Akşam, Hoca kızınca da, “Eti, kedi kaptı” deyivermiş. Hoca, kediyi yakaladığı gibi kantara vurmuş, “Eğer kedi eti yedi ise, kedi nerede? Yok yemedi ise, et nerede?” diye gürlemiş, kızmış durmuş. Hanım da masum, önüne bakıp susmuş.
İnsan ister, istemez Türkiye’deki tüm mitingleri, oraya heyecanla katılan tüm kalabalıkları, sonra da seçim sonuçlarını düşününce, bu hikâyeyi hatırlamadan edemiyor. Belki cevap, bir yerde gizlidir.
Halk neyi dinler, neden zevk alır veya merak eder?
Birçok değişik yorumlara bakıyorsunuz, farklı partilerin siyasilerini dinliyorsunuz. Benzer şeyler söylüyorlar. “halka birçok problemi ve tehlikeyi anlattık, dinlemediler! Halka, gelmekte olan sıkıntı ve krizleri anlattık, anlamadılar”. Acaba ne oldu? Yine akla bir eski hikâye geliyor, hem de yine Anadolu ve Akdeniz coğrafyasına ait bir hikâye:
Eski çağlarda, şehir devletler döneminde, her hafta, Agora (büyük Pazar) kurulur, millet akın akın oraya gider, hem alışveriş yapar, hem de oraya gelen büyük ve saygın filozofları dinlerlermiş. Onlar da (bu bilge kişiler) bir taşın üstüne çıkıp halka doğruları anlatır, onlara erdemlik öğretmeye çalışırlarmış.
Bir gün yine tanınmış, bilge bir kişi, her hafta olduğu gibi Agora’ya gidiyormuş. Mevsim, yaz. Ay, Temmuz veya Ağustos. Sıcak mı, sıcak. Yanında tek yiyecek de bir mendile sardığı büyükçe bir salkım üzüm. Bir ara mola veriş.
Az sonra, atının üstünde başka bir yolcu gelip, onun yakınında durmuş ve atının gölgesine oturmuş. Bilge kişi ona, “atının gölgesini benimle paylaşır mısın?” diye sormuş. O da “Peki” demiş. Bilge kişi gidip onun yanına oturmuş ve tek yiyeceği olan bir salkım üzümü yemeye devam etmiş. Biraz sonra, yeni gelen kişi, ona dönüp: “Sen de üzümünü benimle paylaş” demiş. Bilge “Neden” deyince de “E, sen de benim atımın gölgesini paylaştın ya” demiş. Bilge şaşırmış, “Canım bunlar aynı şey mi?” diyerek, başlamışlar münakaşaya, sonra da kavgaya. Sonunda şehre gidip hakime başvurmaya karar vermişler.
Bilge kişi Agora’ya varınca yine aynı taşın üstüne çıkmış, tam konuşacakken, ahali başlamış bağırmaya, “Biz senin anlatacaklarını biliyoruz, yine bize iyilik, dürüstlük için nasihatlar vereceksin, dinlemek istemiyoruz.” Bilge adam sabırla, “Yok”, demiş “Bu sefer bir hikaye anlatacağım.” Ve başlamış başından geçen olayı anlatmaya. Aman efendim, bir sessizlik, bir dikkat. O gürültücü kalabalıktan çıt çıkmıyor, herkes büyük bir ilgi ile dinliyor. Hiçbir zaman olmadığı kadar dikkat var ortada.
Bilge kişi, tam kavganın ortasına gelince susmuş ve durmuş. Halk başlamış bağırmaya, “Anlatsana, neden sustun?”, “Çok merak ediyoruz, ne oldu?” “Atın gölgesine yarım salkım üzümü verdin mi?” v.s, v.s. Bilge biraz dinlemiş, başını sallamış, “Ey ahali, ben size şimdi ne diyeyim? Bunca yıldır erdemliğin, dürüstlüğün, yardım severliğin özelliklerini ve faydasını anlatır, dururum, hiç dinlemezsiniz! Şimdi, şurada dünyanın en saçma ve bekli de hiç önemi olmayan bir olayını anlattım, sonunu işitmek için nerede ise hançerenizi parçalayacaksınız! Allah sizleri bildiği gibi yapsın” deyip yoluna devam etmiş. Sn. Ahmet Tan’ın kulağı çınlasın, ondan dinlediğim bu hikâye galiba geçtiğimiz seçimlerin ruh haline çok iyi de uyuyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



