12 Eylül öncesinde Türkiye'de sahneye konulan tezgâh nihayet İran için de hazırlandı ve onlar da kanlı ve kirli oyundan nasiplerine düşenleri aldılar. İran'ın ihya olmasını, uranyum zenginleştirme programıyla nükleer denemeler yapmasını, nükleer silahlar geliştirmesini, önemli bir askerî güç olmasını, İsrail için tehdit oluşturmasını ve nihayet dünya emperyalizmine karşı durmasını hazmedemeyen güçler, ellerine geçen bu tarihî fırsatı iyi değerlendirmek için kolları sıvamış görünüyor.
İran'daki seçim sonuçları Batı'yı memnun etmemiş olacak ki, oraya da demokrasinin ve özgürlüğün gelmesi için var güçleriyle çalışıyorlar. Irak'a getirilen demokrasinin ve özgürlüğün bir benzerinin buraya gelmesini ve hatta mümkünse bir "sedir, kadife, turuncu, beyaz, mavi, yeşil her renk ve ton olur" bir devrimin vukuu bulmasını çok arzu etmektedirler. Öyle görünüyor ki, bu seçimler vasıtasıyla emellerine bir adım daha yaklaşmanın heyecanını duymaktadırlar. Onların emellerine bir adım daha yaklaştığının tek göstergesi maalesef sokaklarda bir hiç uğruna ölen İranlı sayısı, camilere konulan bombalar ve nihayet, İranlının akan kanıdır.
12 Eylül, işte bu büyük resmin, Türkiye'de sahnelenilen oyunun acı hatırası değil midir? Yıllardır Türkiye'nin İran olmaması için çaba gösterenler ortaya çıkan bu tabloda, İran'ın Türkiye olması konusunda acaba ne düşünmektedir?
İran'daki İslâm inkılabından sonra İran'a bakışta Türkiye iki cepheye ayrıldı; birinci cephede İmam'a özenerek Türkiye'de de bir İslâm inkılabı olmasını arzu edenler yer aldı, ikincide ise, bu inkılaba başından beri karşı olup milletimizi molla rejiminden uzak tutup Türkiye'nin İran olmaması için çaba gösterenler vardı.
Köprünün altından çok sular aktı, önce İmam unutuldu sonra da İran Türkiye için rejim ihraç eden bir tehlike olmaktan çıktı.
Ve hatta terör ile mücadelede Amerika ile neredeyse ortalama iki ayda bir ortak stratejik planlar yaptık, sözler alıp verdik, anlaşmalar imzaladık, teröre karşı mücadele dedik, devlet kademesindeki bütün kurumlar görüştüler, konuştular ancak ne hikmetse Amerika terör için bir tek adım atmadı, bir eylemde bulunmadı; buna karşılık İran hem terör örgütünü hem de bizimle çatışan teröristleri neredeyse bizden daha çok hava saldırısı ve topçu ateşi ile vurdu, bu mücadelede bütün askerî unsurlarıyla beraber Türkiye'nin yanında yer aldı.
Türkiye bu iki kutup arasında -Amerika ve İran- daima uzlaştırıcı bir rol oynamak ve üstlenmek zorunda kaldı. Bugün ise Amerika İran'a da özgürlük(!) getirmek, Irak, Suriye ve İran'ın aynı özgürlük(!) denizinde boğulması için fırsat kollamakta, bir bahane ile buraları da işgal etmenin yolunu aramaktadır.
İran'daki seçimin ve karışıklığın onların iç işlerinde cereyan eden bir hadise olduğunu söylemek kimseleri ikna etmez, kimselere inandırıcı gelmez.
Dünya siyaset sahnesinde güçlü bir İslâm ülkesi, İslâm devleti istemeyen düzen, her türlü tedbire baş vurarak İslâm ülkelerinde bir karışıklık ve kaos ortamının vukuu bulması için gerekli çalışmaları daima yapmaktadır.
Bunun en açık delili Türkiye'dir. Ergenekon Terör Örgütüne bakarak dahi Türkiye'nin içine sinmiş olan ve kanımızı emen hücreyi hemen tespit edebiliriz. Bu kanser hücreleri bütün vücudun çökmesi, yok olması, hayati fonksiyonlarını kaybetmesi ve nihayet kanserin vücudu sararak yönetimi ele geçirmesi amacıyla faaliyet göstermektedir.
Kanser hücreleri vücuttan tamamen temizlenmedikçe sıhhat bulmanın imkanı yoktur. Aynı kanserli hücrelerin İran'a da girmesi için çaba gösterenlerin eline geçen bu fırsat, onların lehine yeni bir hamle imkanı doğurmuştur.
İran'da neler olup bittiğini sağlıklı bir şekilde anlamak için, her iki tarafı da dikkatlice dinlemek şarttır, birinci taraf İran, karşı taraf ise Amerika ve Avrupa'dır.
Dinî lider Ayetullah Ali Hamaney'in Cuma hutbesi çok açıktır; "Demokrasiye güven olmasaydı seçimlere katılım oranı bu kadar yüksek olmazdı. İran'ın düşmanları seçimlerin güvenirliliğini sarsmaya çalıştı. Halkımız bu tuzağa düşmesin. Seçimler şeffaf bir ortamda gerçekleştirildi, tüm adaylar İslam devrimine bağlı ve ülkeye hizmet etmiş sadık kişiler. Seçim sonucu sandıkta çıkar, sokakta değil."
Bizde de son Belediye seçimleri çoğu şehirde son derece hararetli ve tartışmalı geçmiş, kimi sokak kavgaları yaşanmış ancak sonuçlar, Yüksek Seçim Kurulu'nun sandıktan çıkan oylara göre verdiği kararla kesinleşmişti. Tabiatıyla İran'daki seçim sonuçlara ve oylara bakarak değil de, sokaklardaki olaylara bakarak İran'ı yargılamak olsa olsa düşmanların işi olur. Nitekim, Amerikalı ve Avrupalı liderler, derhal Hamaney'in konuşmasına cevap verme ihtiyacı duymuşlar, sokaklara bakarak yangına Irak'tan çıkardıkları petrollerle gitme azmini göstermişlerdir.
ABD Başkanı Obama, Hamaney'in muhalefete yönelik 'yumuşak gözdağı' niteliğindeki üslubunun kaygı verici nitelikte olduğunu belirtti ve muhalefetin taleplerinin haklı olduğunu söyledi. Hamaney'in 'fesatlıkla' suçladığı İngiltere, İran'ın Londra büyükelçisini Dışişleri Bakanlığı'na çağırdı. Avrupa Birliği zirvesi için bulunduğu Brüksel'de konuşan İngiltere Başbakanı Brown, Avrupa Birliği liderlerinin tümünün İran'daki protestoculara yönelik şiddeti kınadıklarını söyledi. Almanya Başbakanı Merkel, ülkesindeki olaylardan yabancı güçleri sorumlu tutan Hamaney'in konuşmasını, hayal kırıklığı olarak değerlendirdi.
Batı, İran'da karşı bir devrim için ümidini sokaklara ve bu protestolara bağlamıştır, her kıvılcım onlar için bir zafer işaretidir. İran artık önce kendi halkının sükûnetini sağlamalı, onları seçimin sonuçlarının ve milletin iradesinin meşruiyeti konusunda ikna etmeli sonra da bu yangından medet uman emperyalizme karşı keskin bir cevap vermelidir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




