Bu yazım yayımlandıktan sonra posta kutuma gelen tepkiler beni fazlasıyla gönendirdi. Ramazan aylarında oruç üzerine denemeler yazmak, oruç üzerine düşünmek gibi bir psikolojim vardı. Bunu hemen her yıl yapıyordum. Bu anlamda 40’ı aşkın yazı yazmış bulunuyorum. Bu denemeleri bir kitap yapma düşüncesi bulunuyor ve üzerinde Ramazan atmosferiyle birlikte çalışıyordum. Bu ay oruç ile ilgili yazamadım. Haklı nedenlerim bulunuyor. İslâm medeniyetinin, düşüncesinin, kültürünün ve İslâm milletine ait toprakların bir kuşatma altında olduğu bir zamanda bu türden yazılar yazmak bana tuhaf geldi. Biz yeniden başa dönmüş bulunuyoruz. Bundan ötürü de, dışımızda süren büyük savaşa kayıtsızlık, sorumsuzluk bizleri derinden yaralıyor.
Bu yazımın ilk bölümünün muhatabı Yılmaz Yalçıner’di. Önce onun hakkında özet bilgi verelim. Vakit gazetesinin arşiv sorumlusu sayın Abdullah Birisi’ni bir çok okurumuz asıl adıyla tanımayabilir. Onun için biz yazımızda Yılmaz Yalçıner adını öne çıkardık. Eski ülkücülerdendir! Gazeteci, bir çok gazete ve dergide yazmış. Sonra Kuvva-yı Milliye, daha sonra çıkardığı Vesika, Şûra ve Tevhid gibi dergilerle İslâmi duyarlıklı gençliğin mücadelesini -MTTB ile Akıncı gençliği- ana çizgisinden çıkarmak için radikal bir üslup tutturmuştu. Yayımlanmış bir tek kitabı vardır. Siyasal eylemin partiyle, sanat ve edebiyatla ve düşünceyle olmayacağı duygusunu yerleştirme çabası içindeydi. İran devriminin ardından, 1980’li yıllarda, 1980 darbecisi Kenan Evren Diyarbakır’da iken yanına aldığı arkadaşlarıyla bir uçak kaçırmış, İran’a gideceği yerde uçağı Diyarbakır havaalanına indirmişti! Bir dönem hapis yattıktan sonra çıkmıştı. Sanırım bu kadarı yeter.
İkinci bir yazıyı yazmamıza neden olan iki durum var. Bunlardan biri, bir okurumun kendisine e-postayla gönderdiği ileti, Yılmaz Yalçıner’in bu iletiye verdiği cevabın içeriği ve bizi dehşete düşüren yaklaşımıydı. Doğrusu bu iletiye cevap yazmak, ya da bir takım konuları açığa kavuşturmak gibi bir düşüncemiz yoktu. Fakat, [12 Ekim 2005 tarihli] sayfasına, yazımı yer yer spotlar çıkararak ve boldlayarak alıntılamasıydı. Buna bir diyeceğimiz yok. Ancak sayfanın sol üst köşesine gerek Milli Gazete’nin künyesini bir günlük manşetini ve benim yazımı kast ederek yaptığı yorumu şöyle: “Milli Gazete “Vatan savunmasında” 28 Şubatçı eski düşmanları; sol kemalistler, darbeciler, maocular, ırkçılarla aynı trübünde oturmakta beis görmüyor. Diğer Müslümanları uyarmaya çabalıyor” diyor. Bu yorum ve yaklaşım bu yazıyı yazmamıza neden oldu. Uzun bir süredir Milli Gazete’yi ve bizleri yukarıda sıraladığı cephenin içinde göstererek küçümsemesi ve dalga geçmesi gözlerden kaçmıyordu. Doğrusu bu yazının getirdiği yorum bizleri biraz olsun rahatlattı. Çok şükür ki biz; Bush, Şaron, Blair ittifakı içinde değiliz. Bundan son derece bahtiyarız. Biz, Irak’ta çocukları öldürenlerin, kadınların ırzına geçenlerin, Guantanamo’da Kur’an-ı Kerim’i ayaklar altına alan, kuburlara atanların safında değiliz. Üstelik Allah’ın hükmüne göre: Siz onlardan olmadıkça, onlar sizden olmazlar” ilkesine, esasına uyanlardanız.
Madem böyle, madem saflar ve yerler belirleniyor, öyle ise 28 Şubat’ın en önemli isimlerinden olan Çevik Bir hangi saftadır? 28 Şubat sürecinde Rus İsrail konsorsiyumunun yaptırdığı helikopterlere Çevik Bir ile birlikte kimin adı verildi?
Sorularımız bir hayli çok.
Okurumun bana yönlendirdiği kendi mektubu ve Yılmaz Yalçıner’in mektubunu da alıntılayarak, asıl maksadını ve durumunu, duruşunu ortaya koyan gerçek yüzü birlikte görelim. Saflar biraz daha netleşsin.
Ben, o yazımda bir durum tespiti yaptıktan sonra başka sorular da sormuştum. Yalçıner o sorularıma bir karşılık vermiyor. Onun yaptığı bu ümmete, millete büyük hizmet verenleri karalaması. Dolayısıyla bizi maocularla, solcularla, ırkçılarla aynı safta göstermesi. Bu gazetede ve bu köşede Türkiye üzerine oynanan oyunları, ırkçılık tuzaklarını, İttihat ve terakki ırkçılığını ve onun karşıtlarını günlerce irdelemiş, sosyolojik yorumlarını yapmıştım. Kendimizi savunacak değiliz. Yazılarımız, yaptıklarımız ve geldiğimiz süreç neresidir ortada.
*
Yılmaz Yalçıner’in asıl yüzünü, düşünüşünü, okuruna yaptığı yorumda görüyoruz. İsterseniz, önce bir okurun ona yazdığı bir iletiyi, ardından da onun cevabını birlikte okuyalım ve birlikte üzerinde düşünelim. Bana yönlendirilen metne hiç dokunmadan alıntılıyorum.
Biz de Yılmaz Yalçıner gibi bir arşiv çalışması yapalım, yazısını yer yer boltlayalım ve öne çıkaralım. Ondan sonra da söyleyeceklerimiz elbette olacak.
“AHHHH......
Yılmaz ağabey,
Bu ne yaman çelişki böyle.
‘’İki buçuk direnişci kaldı’’ ne anlama geliyor.
Geçenlerde bir okurunuz “Neden Millî Gazete’den alıntı yapmıyorsunuz?” diye sitem etmişti... Siz de mazeretinizin Millî Gazete’nin web sayfasından kaynaklandığını, aslında Millî Gazete’nin sizin için hazine olduğunu falan yazmıştınız.
Daha evvel de Milli Gazete’yi İkibine Doğru dergisi ile bir tutup yorumlar yapmıştınız!!! Afedersiniz dalga mı geçiyorsunuz.. Yoksa sizde bir eserlik mi var?.. Yoksa bu başlığa yüklediğiniz anlamın farkında değil misiniz? Okur olarak başlıktan anladığım şu; ‘’Eğer biraz daha sabredersek hiç çatlak ses çıkmayacak!..’’ Bu anlam çıkmıyor ise lütfen anlayabileceğimiz cümleler kullanın!!!
Mesele Milli Gazete falan değil! Mümince bir duruş...
LÜTFEN Bu gazeteyi 200 bin kişinin okuduğu ve etkilendiği(!!) düşüncesi ve sorumluluğu içerisinde yazıp çiziniz. Uzun zamandır söylemek isteyip de söyleyemediğim bir şey daha var ki: Hani şu Hasan Cemal’in angutlar yazısı vardı ya! İki defa yayınladığınız ilkinde Necmettin Erbakan’ın ismi yoktu da! sansür yapmamanız tenbihi üzerine tekrarında Erbakan’ın ismini de koyduğunuz yazı... Siz! Angut!!! demeye cesaret edemediğiniz Erbakan’a Hasan Cemal üzerinden angut göndermesi yapmaya mı çalışıyordunuz?... Hayır!.. dediğinizi duyar gibiyim. O halde koltuk takımında oturanlardan birinin araması üzerine yazıyı tekrar yayınlamak yerine O anguta yaa arkadaş olmaz öyle birşey deyip kestirip atılamaz mıydı? Kaldı ki yazının gündemle falan ilgisi de yoktu!. Sizi ALLAH’tan hakkı ile korkmaya davet ediyorum. Sizin de eski bir Ülkücü olduğunuzu ve Komünistlerin Ülkücüleri tanımlamak için kullandığı kelimeyi kullanmamak için nefsimi tutup yazımı sonlandırıyorum...
Fatih Sayar.
Okurun mektubu bu. Okurumuzun e-posta adresi ve tel numarası da bizde bulunuyor. Yazısının hiçbir sözcüğüne dokunmadım. Sadece bazı yerlerini siyahlaştırdım, vurgu anlamında. Tabiî asıl önemli konu Yılmaz Yalçıner’in bizim yazımıza yazdığı yorum ile okura yazdığı cevabın bire bir örtüşmesi, örtüşmenin ötesinde, eski ülkücüce üslubun mektuba yansıması. Biz o yazıyı da olduğu gibi alıntılayacağız. Bugün, bir başka okurumun duyduğu rahatsızlıktan ötürü bana yazdığı bir ileti daha var. Bu yazı serisinin sonuna onu da alıntılayacağım. Önce Yalçıner’in mektubunu birlikte okuyalım, asıl yorumumuzu o zaman yapalım.
Yalçıner’in mektubu:
“Re: ahhhhh...ahki ne ahh.
Fatih bey kardeşim, Sizi üzdüğüm için canım sıkıldı. Sayfayı da böylesine dikkatle okuduğunuz için teselli oldum. Ama Hoca veya Milli Gazete üzerinden alınganlık göstermenize üzüldüm. Farkında mısınız, bakın yarın (bugün) sayfamda ta tepede bu defa 28 şubatçı generallerin o “ikibuçuk” arasında yer almalarını haber yaptım. Postmodern işgal nitelemesini yanına koydum. Olumlu olumsuz.. AB meselesine bütün bakışlara yer vermeye çabalıyor, sadece yer vermek değil; okunmasını sağlıyorum. Benim gazetecilik tavrım bu.. Ama tabii bir de müslüman tavrım var.. Onda ne ülkücülerle, ne Milli Gazete’nin tavrı ile hemfikir değilim. Tayyip Bey’in, Abdullah Bey’in, Bülent Arınç Bey’in duruşunu daha doğru buluyorum. Fazla yazıp da o sayfada alıntılara gereken yeri vermekten uzak duruyorum. Yoksa, Tayyip Bey’in AB yaklaşımını, ta Belediye Başkanlığına yürüdüğü dönemden, İstanbul batakhanelerine giderek “tebliğ” yapmasına benzetiyorum. Korkusuz, imanına, inancına özgüvenli tebliğ bu defa AB içinde niçin olmasın. Kaldı ki, o gurbete giden insanlarımız her defasında buraya geldiklerinde nasıl bir ortamda yaşadıklarını -son bikaç yıllık ırkçı hortlama hadiseleri dışında- anlatmıyorlar mı? Kiliseler satın alıp camiler kurmuyor muyuz? En özgür Hacc farizasını oradaki kardeşlerimiz yerine getirmiyor mu? Kur’asız, çekilişsiz herkes oradan Hacca nasıl gidebiliyor; da bu halkı müslüman postal işgalindeki ülkeden gidemiyor? Bize biraz da gizli keyifle anlatmıyorlar mı. Çoluk çocuklarıyla, maişetlerini bizim buradaki işsiz, aş ve iş yoksunu insanlarımızı kıskandıracak düzeyde kazanmıyorlar mı? Ne diyorsunuz: Buradaki baskıdan kaçıp oralara sığınmadık mı, çocuklarımız en azılısı Avusturya’nın üniversitelerinde başlarının örtüleriyle okumuyorlar mı? Ben bu mukayeselere girmiyorum. Girmiyorum, gazetemde bile yalnızım diyebilirim. Fakat, sağolsun gazetem ara sıra beni doğruluyor. Ve mesela Roma’da yemyeşil bir ortama kurulu devasa camimizin fotoğrafını birinci sayfaya basıp, istemese de AB işte bu, bizim Türkiye de malum demeye getiriyor.. Sahi Kıbrıs elden gider di’mi? Kıbrıs’ı gördünüz mü? Şehit kanıyla alındı, kurtarıldı edebiyatı yapılan Kıbrıs’ın bugün milli geliri 15 bin dolar olan Rum kesimi zamparalarına kerhanelik yaptığını benden iyi tasavvur ettiğinize eminim. Kadınlar kızlar Moldovya’dan, Ukrayna’dan uçakla önce İstanbul’a, sonra Ercan Havaalanına taşınıyor. Rumlar ve İsrail’li zaniler, KKTC’deki hangi şehidlerin kanıyla sulanmış sahillerde güneşlenen bu güzelleri 5 yıldızlı kumarhaneli otellerde odalarına çekiyorlar.. Kıbrıs, ayrıca bu hizmet(!) mukabili, bu yoksul Türkiye halkından her yıl 250 milyon dolar alıyor. Bir o kadar da asker-subay beslemesi yapılıyor. Ne diyorsun? Kıbrıs sorunu Denktaş rezaleti devam etsin diye Türkiye’nin önünde takoz olmaya devam mı etmeli.
Neyse.. Daha da yazıp seninle dertleşmek istiyordum ama, gazeteye gönderdiğim sayfada arıza varmış, şimdi müsaade edersen ona döneceğim. Tapa? hatalarından dolayı özür dilerim, çünkü çalatu? yazıp gönderiyorum bu satırları.. Seni üzmek değil, seninle dertleşmekti maksadım, yarım kaldı. Hakkını helal et..
Yılmaz Ağabeyin”
Eveet, Yılmaz Yalçıner’in mektubu böyle. Ben onun mektubunun bir tek sözcüğüne bile dokunmadım. Üslubunu da bozmadım. Tıpkı otuz sene önceki üslubu ve yaklaşımı. Vesika, Şura ve Tevhid dergilerini çıkardığı ve yazdığı yazılarının üslubu. Değişen bir şey yok. Burayı geçelim. Gelelim asıl konuya. Bizi dehşete düşüren açıklamalarına ve sorularımıza?
*
Fatih’in Yalçıner’e sorduğu önemli sorular var onları cevaplandırmıyor, es geçiyor. Fatih Sayar’ı iknaya çalışıyor.
“Niçin Milli Gazete’yi İkibine Doğru dergisiyle eşdeğer tutuyorsun?” Sorusunu es geçiyor.
Oysa bize yorumunda bizi Maocularla birlikte olmakla itham ediyor.
“Hasan Cemal’in Erbakan Hoca’ya angut diyen yazısını, ilk alıntısında “angut” söcüğünü çıkardığını, ama ikinci alıntısında bu sözcüğe neden yer verdiğini? soruyor ona da bir cevap yazmıyor. Fatih Sayar edebini koruyarak bir şey daha sormak istiyor, soramıyor, ama sorunun cevabını sayın Yalçıner biliyor, biz de biliyoruz? Onu da es geçiyor demeyeceğim, mektubunda üslûbuyla bunu yeterince açıklıyor. Bir başka yoruma gerek görmüyor.
*
Gelelim Yalçıner’in yazısına ve onun içinde bulunduğu ruh haline.
“Hoca ve Milli Gazete üzerinden alınganlık göstermenize üzüldüm” diyor. Yorumu şu, “senin Milli Gazete ile Hoca gibi düşünmene üzüldüm. Niçin bizimle aynı çizgide değilsin, bizim gibi düşünmüyorsun” demeye getiriyor. Burada asıl önemli vurgusu şudur Yalçıner’in. “Farkında mısınız, bakın yarın (bugün) sayfamda ta tepede bu defa 28 şubatçı generallerin o iki buçuk arasında yer almalarını haber yaptım. Postmodern nitelemesini yanına koydum. Olumlu olumsuz..” Asıl niyetini Yalçıner burada ortaya koyuyor. O da şu Erbakan’ı ve Milli Gazete’yi iki buçukluk grubun içinde, 28 Şubat darbesinin müsebbibi olarak gösteriyor. Darbecilerle işbirliği yaptığını ima ediyor. O zaman adama sormazlar mı Vakit gazetesi de rijit ve kışkırtıcı yayınlarıyla o gün de bugün de hem 28 Şubat’ın, hem de daha sonra Müslümanlar üzerindeki baskının nedeni değil midir? Türkiyenin, İslâm medeniyetinin, coğrafyasının ve kültürünün kuşatılmasına göz yumması, ya da mevcut iktidarı yıpratmamak için yaptıkları olumsuzluklara göz yumması vs. Ne buyurulur? O zaman demek ki sen 1980 darbesi meşru olsun diye o uçağı kaçırdın? Üstelik İran hemen yanıbaşındayken İran’a değil de bilerek Diyarbakır’a indirdin! Uçaktaki davranışların hâlâ gözlerimizin önünde, açık kadınların başını Kur’an-ı Kerim ile kapatman... Ne buyurulur? O da bir tebliğ miydi, yoksa darbeyi meşru kılma girişimi mi? Bunlar soru ve bu sorular aklımıza geliyor?
Bir sürü soru akla geliyor. Bir yandan Siyonist Yahudi zulmünü alabildiğine lanetleyen, mücadele eden yazılar yayımlayan Vakit gazetesi, bu yazılarından ötürü Almanya’da baskısı yasaklanıyor, bir yandan da nasıl oluyor da İsrail’e dizim dizim giden hükûmet yetkilileriyle ilgili bir tek yazı yazmıyor, yorumda bulunmuyor? Bu ikilem niye? Şaron’un kanlı dişli fotoğraflarını yayımlayan bu gazete, aynı adamın Hükümet, devlet ortaklarından olan Offerler ailesi’ne Salı Pazarı’ndan Haliç Köprüsü’ne kadar olan o mevki, sahabilerin de yattığı bölge peşkeş çekilirken ve o bölge Yalçıner’in deyimiyle .... leştirilerken, onun deyimiyle Kıbrıslaştırılırken niçin sesleri solukları çıkmıyor? Onlar gelip İstanbul ve İslâm medeniyetinin en önemli merkezine çöreklenirken, sözünü ettiği kimseler orada tebliğ görevini mi sürdürecekler? Bugünün iktidarı o gün olacak mı? Bir zamanların Özal’ı, Demirel’i, Mesut Yılmaz’ı, Ecevit’i ve daha niceleri nerede?
12 Eylül’ü, İspanya ve Londra patlamalarını yaptıran güçler yeryüzünde Müslüman ve Hıristiyan ayrışmasını sağlamak, Hıristiyanların kin ve öfkelerini yaymak, kendi kesimlerini alabildiğine bilinçlendirmek ve bileylemek için yaptılar. Onlar yapacaklarını yaptılar, tebliğlerini hakkıyla yerine getirdiler. Siz, onlarla birlikte onlara rağmen tebliğ görevinde bulunacaksınız, öyle mi?
Yeryüzünde Peygamber Efendimizin övgüsüne layık kaç şehir vardır? Feth edilen bir beldenin kumandan ve askerlerinin övüldüğü kaç şehir vardır, kaç İstanbul vardır? Yeri gelmişken Peygamber Efendimizin fethini önceden muştuladığı ve Ümmü Haram’ın da o fetihte yer alması için Efendimiz’e yalvardığı, sonra da duasının kabul olduğu, Peygamberimizin muştuladığı kaç tane Kıbrıs vardır. O Kıbrıs ki orada Ümmü Haram yatar. Kıbrıs feth olunurken onun heyecanı dün de bugün de bu ruhla yapıldı. Kıbrıs’ın elbette çok önemli nedenleri vardır, onlar ayrı. Sizin mantığınızla size soruyorum?
Kaç Bağdat vardır?
Kaç Şam vardır.
Kaç Medine, Mekke ve Kahire vardır?
Kaç tane İstanbul, Bursa, Edirne, Diyarbakır, Amasya, Kastamonu, Manisa, Urfa vardır? Sorarım sayın Yalçıner medeniyet duygularınıza ne oldu? Bizim için vatan ve medeniyetin önemli anlamı vardır. Sizi bilemem.
Endülüs vardı, ne oldu?
Girit vardı ne oldu? Sizin oralara hiç ayağınız düştü mü, hiç o konularla ilgili tarih kitaplarını okudunuz mu?
Hadi diyelim Erbakan Hoca’ya öfkelisiniz, kininiz var, siz hiç Necip Fazıl, Sezai Karakoç okudunuz mu? Medeniyet ve İslâm bilincini öğrenmek için. Ne gezer, siz o zaman da şimdi de başka sulardasınız.
Roma’daki cami bizim uygarlığmızı ne kadar temsil eder?
Niçin Metin Kaplan iki gün içinde kapı dışarı edildi? Niçin oradaki Müslümanlara baskı yapılıyor?
28 Şubatı yapanların arkasında kim vardır? Hangi güçler?
1960, 1971, 1980 darbelerini kim yaptı? Hiç hatırat okumaz mısınız, hiç sonradan deşifre olan bilgileri okumaz mısınız?
Adama sormazlar mı? Sizin mantığınızla “Şam’da zalim bir yönetim var, bırakalım abede gelsin orayı da işgal etsin, orada zaniler, zalimler, alçaklar vardır diye?” Bu gerekçe ve bu mantık nasıl bir mantıktır. Adama sormazlar mı, bizim sahillerimizin, kentlerimizin Kıbrıs’tan ne farkı var? Büyük sanatkarmız ve şarkıcımız orada yaptığı büyük oteli başlattıktan sonra şu anda küçük bir hissesi kalmak koşuluyla Yahudilere verilmiştir. Bu paralar nereye akacak?
Irak’ta Saddam zalimi bahane edilerek alaşağı edildi ve işgal edildi. Abede’nin Irak’taki zulmü insanların yüreğini dağlamıyor mu? Orada ırzına geçilen kadınlar, fuhuş amaçlı zoraki götürülen kızlar, yağma edilen İslâm kültürüne ait eserler ne oluyor? Pardon Irak işgal kuvvetleriyle birlikte yeryüzüne tebliğde mi bulunuluyor? Böyle bir şey mi söylüyorsunuz? Sarayevo’daki 5000 kitaplı yazmalar kütüphanesi yakılarak, Mostar köprüsü yıkılarak mı tebliğ yapılıyor? Afganistan işgal edilerek mi? Suriye ve İran sıraya koyularak mı? BOP’la mı? Fransa Türkiye’yi örnek alarak başörtüsü zulmü yapıyor, onlarla mı tebliğde bulunulacak? Doğan medya grubunun Shröder’i de gitti? Nasıl gitti, niçin gitti? Bundan böyle Almanya aynı Almanya olacak mı? Dar bakışlı Türk siyasetçileri kişiler üzerinde siyaset yaptıklarını sanıyorlar.
Avrupa’daki Müslümanların örgütlenmesini, bir araya gelmesini, bilinçlenmesini kim sağladı? Kendi kendilerine mi oldu? Başta Milli Görüş olmak üzere diğer cemaatlerin de katılmasıyla bambaşka insanlar olarak döndüler, öyle mi? Peki, şimdi Almanya başta olmak üzere bu yeni süreçte bir baskıya başladılar, onlar, Metin Kaplan gibi bütün Müslümanları tebliğde bulunuyorlar diye kapı dışarı ederse ne olur? Nereye gidecekler? Türkiye dışında gidecekleri yerleri mi var?
Allah korusun diyelim ki bizi yarın AB’ye aldılar, yarın Vakit gazetesi olacak mı? Ne diyorsun sayın Yalçıner? Niçin Almanya baskısı yapılamıyor ve satılamıyor, senin yazdığın gazete? Orası çok çok mu özgür? Bu millet bu kadar kör mü, aptal mı?
Kıbrıs’takı fuhşu, kumarı örnek veriyorsunuz. Türkiye bir baştan bir başa Kıbrıs’tan farksız mı, siz bir başka dünyada mı yaşıyorsunuz. O zaman ondan şu sonuç çıkmaz mı? Kıbrıs ahlâksız yuvası, fuhuş ve kumar yuvası, verelim gitsin. Zaten başımıza belâ. O zaman şöyle bir soru doğmaz mı, öyle ise Türkiye’yi de verelim gitsin? Sizin söylediklerinizden bunlar çıkmaz mı?
Karadeniz bir zamanlar Rus kadınların istilasına uğradı, niçin kesip atmadık? Bu nasıl mantık? Burada bizim sizin deyiminizle Vatan savunmamızın daha bir anlamı ve değeri olmuyor mu?
Her yıl Kıbrıs’a 250 milyon dolar gidiyormuş, bunun için içiniz yanıyor. Peki Sami Ofer bir çırpıda Tüpraş’tan 1 milyar dolar götürdü? Hem de İsrail’e, hiç sesiniz soluğunuz çıkmıyor? Bunlar su yüzüne çıkanlar, daha niceleri var.
Ondan çok daha değerli madenlerimiz uçup uçup gidiyor sayın Yalçıner? Bir gazeteci mantığı mı sizinki? Hem de radikal dergiler çıkaran, bir zamanların partilerini, gençlik örgütlerini beğenmeyen sizler, öyle mi?
Bir medeniyet, bir ülkü, bir ideal uğruna şehadetin anlamının olmadığını mı söylemek istiyorsunu?
Şu sevgili Fatih kardeşimizle biraz daha dertleşin de kalan düşüncelerinizi de öğrenelim?
İstanbul’a 5 yıldızlı oteller yapılacak, Galataport, Haydarpaşaportlarla işte sizin sözünü ettiğiniz kimselere veriliyor. Hem de büyük paralar getirmesi için? Hem de Yahudi iş adamları, uluslararası büyük Yahudi ortaklıklarının olduğu şirketler gelecek. Para akacak, yer gök parayla dolacak. Bu millet zengin olacak, kuduracak, ondan sonra da bu eğlence merkezlerine dadanacak? Paranın, azgınlığın olduğu yerde iman mı olur?
Ne olur biliyor musunuz ne güzel tebliğlerde bulunulacak? Dünya alem, Bush’u, Blair’i koşa koşa gelip Müslüman olacaklar? Bir zamanlar nasıl ki Bismark İslâm hayranıydı, Kur’an’a ve Peygambere övgüler düzüyordu. Safdil Müslümanların hayranlığı on yıllarca sürdü. Ne oldu? Bismark ve Alman milleti Müslüman mı oldu? İngiliz kraliyet ailesinin en büyüğü de İslâm hayranıydı değil mi? Bush Müslümanların Ramazanını kutlamış. Evet kutlamış. Tanrısından şimdilik öyle buyruk almış. Safdil Müslümanların gönülleri hoş olsun diye. Çünkü uzun bir zamandır, pek sevimsizdi Müslümanların gözünde. Ama arada bir o densizliklerini yapmasa, bazı şeyleri ağzından kaçırmasa iyi olacak, olacak ama, o zaman kendi milletini nasıl ikna edecek? George, Tanrısından emir aldı Afganistan’ı işgal etti, sonra yeniden emir aldı Irak’ı işgal etti? Sizin adınıza orada tebliğ mi yapıyor dersin?
Şimdi asıl sorumu soruyorum? Siz hangi saftasınız? Bush, Blair, Şaron -Shröder’i artık sayamıyoruz, o şimdi devre dışı- Berlusconi, Türkiye’deki 2.5 luk gazeteler dışındaki 97.5 gazetelerle aynı safta olmak nasıl bir duygudur? Fatih Altaylı, Nazlı Ilıcak, Mehmet Barlas, Cengiz Çandar, 28 Şubatçı Ertuğrul Özkök, Mehmet Y. Yılmaz daha niceleri...Onlarla beraber olmak.... Vah vah demekten kendimizi alamıyoruz?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



