Yaş yaşandıkça, yaşandığı zaman diliminde birçok şey görüldükçe hayatın ne kadar zor ve acımasız olduğunu fark ediyor insan. İçinde bulunduğu an'ın ne derecede şiddetli bir sarsıntı geçirdiğini anlayamıyor da o her geçmekte olan an'ın kazasız belasız geçtiğini var sayıyor. Bunu hiç bir şüpheyi içine katmadan da yaşamak istiyor. Lakin yaşanmış bitmiş olan an'ın sonunda olmuş olanın da hayretini yaşamaya ve tabi ki aklı başına gelince kavramaya başlıyor. Gerçekten kavramaya başlıyor mu başına gelenin bir akıbet terazisi içinde tartılıp önüne konulduğunu? Buna şüphe katmak isterim elbet. Eğer gerçekten kavranılmış veya anlaşılmış olsaydı öncesinde yaşanmış olayların tekerrürü mümkün görünmezdi. Öyle olmuyor tabii. İnsan teki kendini merkezin kendisi sanıyor adeta. Kendine biraz girişkenlik geldi mi kendini daha bir iştiyakla ortaya çıkarmak için hayata serpiştirilmiş çeşitli rollerin içinden kendine yakıştırdığı bir role müptela oluyor. Onun tiryakisi oluyor yani. Kendini hep o tarza layık ve tabii ki müstahak görüyor.
Ne idiniz ne oldunuz kategorisinde kendine hiç bir olumsuzluğu yakıştırmayan insan kendinin biricikliğini gene kendine tescil etmiş oluyor böylece. Ancak başa gelince görülecek ve yaşanacak olan akıbetin insanın kendini kudretli, zamana ve hayata hâkim bir konumda hissettiğinde hiçbir kabule sığacak tarafı yoktur. Çünkü kuvvetin daimiliği çerçevesinde kendisine mahsus bir imkân olarak görmektedir yapıp ettiklerini. Kuvvet kendisi ile vardır adeta. Yani insan olarak hükmetme kuvvetini gene kendi kabiliyetinden oluştuğunu var saydığı bir yapının icabından almaktadır. Kendisi varsa, kendini erk sahibi olarak görüyorsa zaten bu hükmetme tarzı vazgeçilmez bir imkân olarak kendisinde mevcut olacaktır. Böylesine bir algılama tecrübesi içinde gelişecek ne varsa, olması gereken her ne varsa müsebbibi kendisi olacaktır. Sanıyor ki kendine mahsus bir mecburiyettir. Sanki buna mecburdur, yaptıkları fecaatler, sebep olduğu facialar yapılması gerekli olan tabii şeylerdir!.
Bu her ne ise, bu nasıl başa bela bir hal ise, buna teşne olan insan yeryüzünü yıkımlara uğratmayı çok seviyor. Yakıp yıkmayı, insan teki olarak diğer insan tekini hor ve hakir görüp aşağılamayı çok seviyor. Kan akıtmayı çok seviyor. İnsan kardeşine karşı öyle kindar davranıyor ki fesat ve fitneye boğuyor dünyayı. Dünyanın yüzü kızarıyor utançlara bulanıyor, karalar basıyor her tarafını da insaf ve merhamet kendine yer bulamıyor bu geniş yeryüzünde. İnsan işte var mı ötesi.. Gelişmiş bunca teknolojinin hâkimi de olan insan kendine pastörize süt imal ediyor. Çeşitli kimyasal maddeler ile zenginleştirdiğini sandığı gıdalarla besliyor kendini. Obur, doymaz bir yaratığa bürünüyor. Böyle yaparak insana yabancı ve insana aykırı ne kadar kötü huy varsa onlara özeniyor, onları alıyor kendine.
İnsan bünyesi kötü imajın imalatı için bütün sistemlerini devreye sokuyor. Bir yerde kendini zora sokuyor. Çünkü bu kadar zahmet ile meydana getirdiği felaket aygıtları daha az bir zahmet ile insana yararı olan daha güzel ve daha insani şeyler meydana getirerek hayata hayırlı - yararlı bir şekilde dâhil olabilir. Hayat bize verilmiştir çünkü. Biz hayatımızı yaşamak için varız. Yaşamayı seçtiğimiz huy ve kabiliyet çerçevesi içinde sürdürmeye çalışır ve aykırı hallerden kaçınmak için gayret ederiz. Çünkü biz insanız. Lakin insan insanı yok etmeye çalıştığında, eziyet etmeye çalıştığında muhakkak insansızlık duygusu ile davranmış olacaktır. Yani hangi insan bu kadar acımasız olabilir insan kardeşine karşı. Hangi insan insanlığını yakarak, yıkarak, öldürerek, dünyayı kana bulayarak sürdürmek ister. Demek insan olduğunu var sayan acıma duygusu yok olan bu mahlûk insanlık onurundan nasibini almamıştır... Nihayet insan kendine yetmeli değil midir? Değilse eğer; insanın insana ettiğini etmez insan insana!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



