İnsanlığın kadim geçmişinin çözümlenmesinde tarihsel bulguların ne denli önemi varsa, felsefenin de daha kapsayıcı bir biçimde bu kadim geçmişte yerinin olduğunu düşünüyorum. Tarihsel bulgular bize yaşanılan geçmişin haritasını çıkarırken, bu haritanın oluşumunda etken bir biçimde varlık gösteren en önemli unsur da felsefedir. Bu anlamıyla felsefe ve tarih tabiri yerindeyse denizci düğümüyle birbirine bağlanmış iki önemli nosyondur. Gelinen yüzyılda Felsefe'nin önemi maalesef ikinci plana itildi. Tarihe yapılan vurgunun altında ise kısır çekişmelerle göz ardı edilmek istenen çelişkilerin aydınlığı yatıyor.
Özellikle kapitalizmin küresel hegamonyasını ilan etmesinden sonra, daha çok felsefi derinliği içinde barındıran Marksizm yaşadığı dağınıklığı aşmış değil, uzunca bir sürede aşacağa benzemiyor. Dünyaya yön veren siyasal gözlemcilerin ve politikacıların Marksist geçmişine baktığımız zaman bu dağınıklığı çok rahatlıkla görebiliyoruz.
Kapitalizm karşısındaki konumlanışını felsefi bir dayanağa oturtan Marksizm yeni felsefi arayışların içine çoktan girdi ama bu yeni kavramı bile bana Lefebvre, Gramsci ve Althusser'ı aşacak bir birikimi ifade etmiyor. Yani varlığını Kapitalizm'in yok oluşuna bağlayan bir felsefe de şu an insanlığın gündeminde yok. Bütün bu "Yok"luklar çerçevesinde tarihe bakışta belli bir alt yapı dahilinde gelişmiyor. İnsanlık tarihe ya ırksal ya da bölgesel temalı bakıyor. Bu da ne yazık ki kapitalist sömürü sisteminin işine yarıyor. Dünya hızla bir kara deliğin içinde yol alırken, uğraşılan sorunlar bir çıkış yolu göstermekten çok uzak. Bu uzaklığın temel nedeni de felsefi bir bakış açısının olmaması...
Felsefe bir yöntem biçimidir. Kişinin gelişen olaylar karşısında takınacağı tutumu, atacağı adımı ve yine var olan durumlar karşısında yapacağı tahlili belirler. Haliyle insanın bir felsefesi, bakış açısı olmayınca, olaylar ve yaşanılan durumlar karşısında takınılan tavırda boşluğa düşüyor. Kişi sağa sola yaptığı salvo atışlarıyla durumu kurtarmaya çalışıyor. Toplumların bireylerden oluştuğunu düşünürsek aynı şey toplumlar için de geçerlilik kazanıyor.
Felsefe denilince ilk akla Aristotales, Platon gibi felsefeciler olur. Fakat ben burada Felsefe'nin hinterlandını daha geniş bir söylemle ifadelendirmek istiyorum. Felsefeyi, bir yöntem biçimi olarak değerlendirerek, bakış açımızı ve hayatı anlamlandırmamıza yardımcı olan bir unsur olarak görüyorum. Felsefe denince ilk akla gelen, felsefeciler olmamalı. Ünlü tarih felsefecisi Egon Fridel, Antik Yunan tarihini anlattığı kitabında, Helen'leri hakların dahisi olarak niteler, bunun nedeni de bellidir. Fridel, Helen'lerin düşünme yeteneğine ve felsefeye verdiği öneme değinir.
Dönem içersinde Helen'lerle birlikte farklı buluşlara imza atan halklar da vardı; kimi mimarisiyle, kimi savaşçı özellikleriyle öne çıktılar. Ama bunların hiçbiri Helenlerin, düşünsel anlamda ortaya koyduklarının üstünde bir şey söyleyemedi. O dönemin tarih kitaplarında yer alan hiçbir halk Helenler kadar geniş bir alanı etkilemedi. Öyle ki Batı uygarlığının özellikle gelişmiş emperyal devletlerin Yunanlılara olan ilgisinin ve iltimasının nedeni de budur. Bu ilgi çoğu zaman karşı tarafı şımartsa da batı uygarlığı temel referanslarını Helen kültüründen alır. Demokrasi bu referanslardan sadece biridir.
Fridel; Musevi asıllı bir yazardı, Nazilerin Avrupa'yı işgaliyle başlayan süreçte Viyana'da intihar ederek hayatına son verdi. Tarihsel felsefe alanında yetkin bir isimdi. Batı'nın hangi uygarlığın üzerinde yükseldiğini gördü, bu açıdan Antik Yunan kültürüne ilişkin önemli bilgiler topladı. Helen kültürünün oluşturduğu bakış açısı, Avrupa'yı fazlasıyla etkiledi. Yunanlıların bıraktığı bu miras uzunca bir süre Avrupalı felsefeciler tarafından sürdürüldü. Neredeyse bir miras yedi haline gelen komşularımız yüzyıllardır dünya çapında öne çıkan bir felsefeci yetiştiremediler.
Bayrak uzunca bir süre Avrupa'da elden ele dolaştıysa da şimdilerde Amerika'da... Helenler kuramsal felsefenin öncülüğünü yaptıysalar da ben, yazımın başında belirttiğim gibi, felsefeyi sadece kuramsal bir alanla sınırlandırmayıp, bir yöntem biçimi olarak niteliyorum. Bu anlamıyla felsefenin insan olan herkesin ilgi alanına girmesi gerektiğini düşünüyorum. Sınırlı bir ilgi alanı olarak kalsa dahi, felsefe hayatın her yerinde kendisini gösteriyor. Senaryosunu David Benioff'un yazdığı Truva (Troy) filmini konu bütünlüğü açısından inceleyebiliriz. Truva filmini değerlendirebilmeniz için Yunan mitolojisini bilmeniz gerekir. Eğer siz Yunan mitolojisini bilmiyorsanız Truva filmini büyük bütçe ayrılarak çekilmiş tarihi bir film olarak değerlendirirsiniz, tıpkı diğer tarihi filmler gibi. Oysa Truva filmi Yunan mitolojisinden, haliyle Yunan felsefesinden bağımsız bir film değildir.
Bu açıdan sınıfta kalmıştır. Çünkü filmin senaryosu, Homeros'un yazdıklarından fersah fersah uzaktır ve mitolojik imgelemelere dikkat edilmemiştir. Bu iç içe geçmişlik yani felsefeyle tarih arasındaki bağ, içerik olarak fazla yansıtılmamış, bu yüzden de film bilirkişilerden düşük not almıştır. Yunan mitolojsi iyi bilinmediği için film çuvallamıştır. Eserin orjinalinde belirleyici etken olan yön mitoloji olurken, filmde tarihsel yön kuru bir biçimde öne çıkarılmıştır. Cehalet bu Hollywood filmini esir almıştır.
Bu anlamıyla felsefeyi günlük hayata indirgeyerek, insanlığın önüne yeni açılımlar koymalıyız. Bu açılımları da felsefi alt yapıyla desteklemeliyiz. İnsanlığın kurtuluşuna giden yol bizi her alanda uzmanlaşmaya ve fikir sahibi olmaya ve çok daha fazla düşünmeye zorluyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



