Deneme sahasında öne çıkan isimlerden biri de Ali Çolak'tır. Bugüne kadar dokuz kitaba imza atan Çolak, Eylül 2009 itibariyle onuncu kitabını çıkardı: Bilmem Hatırlar mısın? (Kapı Yayınları)
Ali Çolak, son kitabında iki şeyi birden başarmış: Görsellik ve tarihsel değeri, edebi bir üslupla denemede buluşturmuş.
Kitabı okuyup bitirdiğimde, içimde "Kaçma değil de, gitme duygusu" oluştu. Malum; kaçmak, zorlamayla; gitmek ise tercihle ilgili bir durumdur.
Süleyman Çobanoğlu'nun Hudayinabit isimli eserine değinirken, "Toprağı olan şiirler" tanımlamasını kullanmıştım. Aynı şeyi, Ali Çolak'ın denemeleri için de kullanıyorum.
Şimdi, kitaba biraz daha yakından bakalım.
Bir hafta kadar önce, "Zaman akıp gitmiyor, birikiyor bir yerde" diye yazmıştım. Kitaba adını veren yazıdaki "Yeryüzünde hiçbir ses, hiçbir koku ve yaşanmış hiçbir an bütünüyle yok olmaz, silinmez" cümlesiyle karşılaşınca, "tamam, aradığımı buldum" diye mırıldandım. Ali Çolak, bir başka yazısına da (Cennet Kokulu Evlerdi) "Seslerin ölmezliğine inanırım" cümlesiyle başlıyor.
"Dön geri bak", bana göre kitabın kilit cümlesi. "Hatırlama ağlarını geçmişe serpen" Ali Çolak, oradan öyle şeyler bulup çıkarıyor ki, sonuçta ortaya böyle üst düzey bir kitap çıkıyor. Zaten o da, "Hatırlamak, serin bir meyve gibi düşüyor içime" diyor.
Bu durumun altını çizdikten sonra, kitabın durduğu yeri belirlemek adına, "O Güzel Yoksulluğumuz Bizim" başlıklı yazıda geçen "Bana öyle geliyor ki, 1970'ler, bir büyük ailenin dağılmadan önce verdiği son fotoğraftı" cümlesinin de altını çizelim. Böylece, yazımızın girişinde söylediğimiz 'tarihsel değer' iddiası da yerini bulmuş olsun.
Bilmem Hatırlar mısın, bazen bir çocuğun, bazen bir delikanlının, bazen de yetişkin bir adamın, o büyük fotoğraftaki parçaları bulma, onları tekrar bir araya getirme çabasıdır, diyebiliriz. Kitabın konusu 1970'li yıllar ve o yılların kaybolan, mazide kalan güzellikleridir.
Kitap boyunca geçen kokular, çiçekler, gölgeler, bahçeler, avlular, yetişkin kızlar, taze gelinler, ikindi saatleri, güneşli bahar günleri, güleç kadınlar, hatırlı meyveler, evcil ağaçlar, derviş gönüllü zeytin ağaçları, gökyüzünü oyuncak yapan çocuklar, eşyayı evcilleştiren eski insanlar, dedeler, tahta sandıklar, çamurdan ve ahşaptan oyuncaklar, oyunlar; hep o günlerden kalan değerler veya imgelerdir. "Suyun aşılanması" bile...
Kitabın ilk yazısı, "Çiçekli Kadınlar Zamanı" başlığını taşıyor. Bu güzel yazıyı bitirir bitirmez hemen Süheyl Ünver Hoca'nın Çiçeklername'sine koştum. Albümde yer alan çiçek çizimlerine baktıktan sonra, "Çiçekli Kadınlar Zamanı"nı bir kez daha okudum.
Her yazı, bir resim: "Avludaki Kadınlar" da, "Suları Özlemek" de... Her yazıyı alıp bir yere yaslayabiliyor, hatta asabiliyorsunuz. Birçok yazının sonunda, Ziya Osman Saba'nın "İçimin dört duvarı bembeyaz badanalı" dizesi gelip sizi buluyor.
Özellikle kadınlar ile çiçekler arasındaki ilişkinin veya yakınlığın anlatıldığı yazılar, bölümler, daha bir dikkat çekiyor. İşte o paragraflardan biri: "Kadınların içindeki şarkıyı susturan bir şeyler var, belli. Bir tel kopmuş olmalı içlerinden. Evlerin bunca neşesiz ve somurtkan, sokakların böyle ışıltısız ve kaba, hayatın tatsız tuzsuz oluşunu başka neye yoracağız? Bir kadının sihirli ellerinin değmediği eşyadan, bir kadın gülüşünün aydınlatmadığı evlerden hangi mutluluğu devşireceğiz? Sokaklarında mutsuz ve asabi kadınların dolaştığı bir şehirde huzuru nasıl bulacağız?"
Okuduğum her deneme kitabında, alışkanlık gereği, üç yazı seçerim. Bu üç yazı, daha çok benim olur.
Bu yazılardan biri, "Namahrem Ağaçlar" başlıklı olanı. Ali Çolak, bu yazısında çok önemli bir iş yapmış, meseleyi bir adım ileriye götürmüş. "Namahrem Ağaçlar"ın Türkçe ve Türk milleti var oldukça, yıkılmayacağını, kurumayacağı ve daha da büyüyeceğini düşünüyorum.
"Anneler ve Oğulları" başlıklı yazı da, diğerlerinden biraz daha yukarıda duruyor. Anne-oğul ilişkisi birçok kez yazılmış, işlenmiştir. Zor olanı, bu ilişkiyi yeni baştan, taptaze bir şekilde kaleme almaktır. Ali Çolak, bence bu meşakkatli işin üstesinden gelmiş: "İsimsiz bir dağ köyünde doğup büyümüş ve yazık ki çocukluğuna, gençliğine, hatta düğününe ait tek bir fotoğrafı bile olmayan annemin hikâyesi" dediği 'yazı', aslında hepimizin annesini anlatıyor. "Bir anne, içinde düğümleyip durduğu hikâyesini, ancak gözleriyle, onlar taşımaz olunca da gözyaşlarıyla anlatır" / "Dünya çirkinleştikçe, bütün iyiliklerin, bütün hasretlerin kapısı anneye açılıyor" gibi cümleler, nasıl da dokunaklı ve ne kadar sarsıcı...
Bir diğer yazı da, "Dağ Gibi Adamlardı" başlığını taşıyor. Babaların anlatıldığı bu yazı için Ali Çolak'a özellikle teşekkür etmek istiyorum.
Kitapta kırk yazı olduğunu söylemiştik. Birbirini tamamlayan ve eskiden yeniye, dünden bugüne doğru gelen kırk yazı. Mesela kitabın sonlarına doğru, "daralan yaşamlardan" ve "plastik çocuklardan" bahsediliyor. Uzak ve buruk bir hatıraya dönüşen köy hayatı, yok olan sokaklar ve mahalleler; bunların yerini alan devasa bloklar, siteler vs.
Bütün bu yazıları "geçmişe özlem" olarak yazılmış görmedim. Kitabı başarılı kılan unsurlardan biri de bence bu. Bu yazılar, "hasar tespiti", hatta "kurtarma kazısı" gibi geldi bana.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



