John Locke, Batı'nın siyasal düşünce geleneğinde özellikle Liberalizm'in sistematize edilip felsefi bir temele dayandırılması açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. ABD'nin kuruluş felsefesinde de Locke'a sıkça vurgu yapılır ki aslında Locke'un en azından siyasal bir aygıta yüklediği anlam ve örgütlenme biçimi Amerikan düşüncesinde kendisini en rafinerize edilmiş haliyle dışarı vurur. Kimileri, günümüz Amerikasının uyguladığı politikaların Locke'un siyasal düşünce sisteminin ahlaki hiçbir yönünü almadığını ve dolayısıyla da böyle bir devletin işleyiş mantığının Locke'la ilintilenemeyeceğini iddia edebilir. Ancak, her ne kadar reel-politiğin veya politik örgütlenmelerin, özellikle de en büyük politik örgütlenme olan devletin, filozofların düşüncelerinden çok popüler politika üreticileri ve yapıcılarının hazırladığı taslak ve yönlendirmelerle işlediği sanılsa da, aksine her devletin ve politik aygıtın bir kuruluş felsefesi vardır ve bu felsefe de çoğunlukla filozoflara dayanır. Mesela, 1930'lu yıllarda başlayıp 39'da bir savaşı beraberinde getiren Avrupa merkezli ırkçı toplumsal dalgalanma ve politik söylemi Nietzsche'den veya Heidegger'den bağımsız düşünebilir miyiz?
Locke, ardıllarına siyasal düşünce ve devlete ilişkin kavramsal çerçeve bakımından hatırı sayılır bir entelektüel miras bıraktı. Bugün için oldukça sıradan ve ortalama bir zekânın kolaylıkla varabileceği birçok sonucun, Avrupa'nın henüz güçlü krallar tarafından yönetildiği bir zamanda dillendirilmiş olması oldukça sarsıcıydı. Çünkü Locke'un devletin meşruiyetini dayandırdığı temeller, iktidarların mutlak hakimiyeti ve tebaanın mutlak itaati açısından o dönem için hayli tahripkardı ve söz konusu hiyerarşi açısından kimi zaman kaçınılmaz bir biçimde anarşiye dönüşebilirdi. Kaldı ki Locke, anarşinin değil, otoritenin asıl büyük tehdit olduğunu, anarşinin yozlaşmış otoritenin daha iyi bir otoriteye doğru evrilebilmesi için bir imkân olduğunu bile çekinmeden ileri sürüyordu. Otorite'nin yozlaşması durumunda yıkılması gerektiği düşüncesi, tarih boyunca otorite tarafından yıkıcı bir düşünce olarak algılanagelmiştir ki bu da pek şaşırtıcı değildir.
Doğal Durum'dan Politik Devlet'e
Locke, Doğal Durum (The Natural State) olarak adlandırdığı "politik devlet öncesi dönemde insanların doğal haklara sahip olduğunu ve bu doğal ortamda pekala harmonik bir paylaşım ve dayanışma içinde yaşayabildiklerini söyler. Ancak bu doğal durumda yaptırım gücüne sahip bir otoritenin olmayışı, fertlerden veya topluluklardan birisinin bir diğer ferdin veya topluluğun doğal haklarına kastetmesi durumunda ortaya çıkacak sorunların çözümüne ilişkin prosedürün nasıl işleyeceği sorusunun kaosa yol açabildiğini iddia eder. Locke, her bireyin kendi mülkiyet, yaşama hakkı ve kişisel özgürlükleri konusunda bir dizi hakka sahip olduğunu ve bu haklara kastedilmesi durumunda bireyin kendinden ve kendi yargısından hareketle bir cezalandırma girişiminde bulunabileceğini, en azından böyle bir hakka sahip olduğunu ancak bu durumun çatışmaları kaçınılmaz bir biçimde bir şiddet sarmalına dönüştüreceğini ileri sürer. Anlaşmazlıkların ve hakların gaspedilmesinin doğuracağı kaosun doğal olarak adil bir otoriteyi gerektirdiği sonucuna varan Locke, insanların otoritenin düzeni sağlaması için bazı temel haklarından vazgeçtiğini, ya da bazı haklarından daha büyük haklarının korunması şartıyla feragat ederek otoriteye meşruiyet verdiğini söyler. Üç temel haktan bahseden Locke, bunları mülkiyet hakkı, yaşama hakkı ve kişisel özgürlükler olarak sıralar. Doğal durumdan politik devlete evrilen toplum ve o toplumu oluşturan bireyler, devlete bu haklarını koruması karşılığında kendisini denetleme ve kendisine karşı yaptırım gücüne sahip olma yetkisini verir. Meşruiyetini mülkiyet hakkı, can güvenliği ve kişisel özgürlükleri korumaktan alan devlet, şayet bu üç koruma vaadinden birisini veya tamamını yerine getiremez ya da kendisi keyfi olarak bu üç haktan birini ihlal ederse, doğal olarak toplum ve devlet arasındaki örtük sözleşmeyi tek taraflı olarak fesh etmiş ve meşruiyetini de yitirmiş kabul edilir. Bu durumda, yapılan sözleşme gereği devlete kendisini denetleme ve kontrol etme yetkisini vermiş olan birey ve toplum, ona karşı devrettiği güvenceleri yeniden kazanmak için ayaklanma hakkına sahiptir. Devlet, politik aygıtları, hukuki sistemi ve güvenlik güçleri ile kendi vatandaşının mülkiyet, yaşama hakkı ve kişisel özgürlüklerini güvence altına almak için vardır ki temel meşruiyeti de budur.
Düşünsel sistemi açısından makul görünüyor. Ancak, son derece insancıl, sade ve makul görünen bu sistemin Amerika, sömürgecilik veya Liberalizm ile ne ilgisi var?
Locke'un yaşama hakkı konusunda savunduğu tezler, bugün de devlet örgütlenmelerinin üzerinde işlediği mantıkla neredeyse aynıdır. Yaşama hakkının ne zaman veya hangi koşullarda bir bireyin veya toplumun elinden alınabileceği sorusuna Locke, bir devletin kendi vatandaşlarının mülkiyet, yaşama hakkı veya kişisel özgürlüklerini yok etmeye yönelik dışarıdan gelen mutlak bir tehlikeyle karşılaşması durumunda bu tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla tehdidin geldiği toplum veya bireyin yaşama hakkını kendi vatandaşının hakkını koruma yükümlülüğü gereği elinden alabileceğini söyler ki bunun da en konsantre biçimi savaşlarda görülür. Kişisel özgürlükler konusunda ise, Locke'a yöneltilen eleştirilerin ana ekseni çoğunluk karşısında azınlığın pasif bir duruma itilmiş olması, ya da çoğunluğun mutlak hakimiyetine yönelik övgülerinin azınlıkları bir kurbana dönüştürdüğü şeklindedir. Söz konusu eleştiriler özellikle günümüz açısından sahiplenilmesi bakımından oldukça makuldür çünkü Locke'un çoğunluk ve azınlık arasında kurduğu politik ilişki adeta bir çoğunluk diktatoryasını andırır. Ancak, modern demokrasiye ilişkin tartışmaların henüz emekleme aşamasında olduğu bir dönemde, azınlıklar söz konusu olduğunda filozofların makul bir çerçeve çizememiş olmaları anakronik bir duruma düşmek istemeyenlerce kabul edilebilir.
Bir ölçüt olarak "yeterlilik"
Locke'un siyasal düşünce sistemindeki asıl can alıcı ve acımasız görüşleri, büyük oranda mülkiyet hakkına ilişkin söylediklerinde yatar. Locke, her bireyin doğal olarak mülk edinme ve onu elinde tutma hakkına sahip olduğunu, bu hakkın da hiçbir otorite tarafından gasp edilemeyeceğini belirtir. Ancak, mülkiyet hakkının devamı ve elde tutulması konusunda öne sürdüğü şart, tarihte köleliğe ve sömürüye verilen en büyük düşünsel meşruiyetlerden birisidir ki böyle bir meşruiyet Antik Yunan'ın zeki filozoflarınca bile verilmemişti. Locke, mülkiyete karşı ferdin bir dizi sorumluluğu olduğu varsayımından hareketle, bu sorumlulukları mülkiyeti geliştirme, ileriye taşıma, işletebilme ve verimliliği arttırabilme açısından düşünsel ve fiziksel yeterliliğe sahip olmak şeklinde sıralar. Şayet, bir birey mülkiyete karşı bu sorumluluklarından herhangi birisini yerine getirebilmek bakımından düşünsel veya fiziksel açıdan yeterli değilse, mülkiyet üzerindeki hakkını da kaybeder ve böylece mülkiyet ona karşı sorumluluklarını yerine getirebilme becerisine sahip olanlarca işletilmeyi hak eder. Mülkiyeti mücerret bir nesne ya da duygusal bir varlık veya içsel istenci olan bir kişilik gibi konumlandırmakla mülkiyete bağımsız bir tarafmış gibi kimlik kazandıran Locke, aslında sömürüye de güçlü bir felsefi zemin hazırlamış olur.
Öyle ki, bu felsefi zemin üzerinden hareket eden Avrupalılar, Amerika kıtasına çıktıklarında oranın yerlileri ile ilkin iyi ilişkiler içinde oldular ancak zamanla kıtaya yerleşmeye başladıkları andan itibaren, mülkiyet üzerinde bir savaşa tutuştular. "İnsanlar"ın ve "Yerliler"in savaşı olarak da adlandırılabilecek bu çekişmenin felsefi zemini hazırdı. Sartre'nin deyişiyle, "Avrupalılar için sadece Avrupalılar insan, dünyanın geri kalanı ise yerlidir". Kıtanın mülkiyeti binlerce yıldan beri yerlilerin elindeydi ve ahlakilik açıdan bakıldığında mülkiyet hakkını tartışmaya açmayı gerektirecek herhangi bir neden de yoktu. Ancak, Avrupalılar kıtaya yerleştikten sonra bu hakkı tartışmaya açtılar ve kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi mülkiyet hakkının yerlilerden alınıp Beyaz Adam'a devredilmesi gerektiğini iddia ettiler. Bu iddialarındaki temel argüman ise şuydu: "Yerliler, sahip oldukları mülkiyeti geliştirebilme, verimli hale getirme ve ileriye taşıma konusunda hem tembellikleri ve isteksizlikleri açısından fiziksel olarak, hem de zihinsel açıdan gelişkin olmadıklarından dolayı yetersizdirler. Bu durumda da mülkiyete karşı sorumluluklarını yerine getirebilmeleri neredeyse imkânsızdır. Ancak biz insanlar, (Avrupalılar) mülkiyete karşı sorumluluklarımızı yerine getirebilmek için gerekli bütün fiziksel ve zihinsel yeterliliklere sahibiz. Bu bir gasp değil, mülkiyetin kendisine karşı sorumlulukların yerine getirilmesi kaygısı ve görevidir." Bu aşamadan sonra, Avrupalılar kıtayı baştanbaşa kendi mülkiyetlerine geçirdiler. Buna direnen yerlilerin akıbetini ise zaten bütün dünya biliyor. Ancak ilginç olan, bu direniş karşısında Beyaz Adam'ın düştüğü şaşkınlıktı. Ona göre, böylesi açık bir felsefi gerekçe ve basit bir gerçek apaçık ortadayken yerliler nasıl olur da mülkiyetin hala kendilerinde kalması gerektiğini düşünebilirler? Yerli katliamı, kişiliksizleştirme operasyonları, sömürü, kitlesel ırza geçmeler ve sayıları milyonları bulan köle edinmeler işte bu felsefi altyapıdan beslendi. Söz konusu katliamların büyüklüğünü anlayabilmek için şu örnekle yetineceğim: Haiti adasında sadece yedi yıl içinde yaklaşık 12 milyon yerli, insanlar tarafından katledildi.
Entelektüel'in sorumluluğu
Bugün, şayet bütün bir Ortadoğu'da, Uzakdoğu'da veya savaşların yürütüldüğü herhangi bir bölgede olup bitenleri anlamak istiyorsak, başka toplum ve ulusların zenginliklerinin niçin yağmalandığını, başka milletlerin kitleler halinde niçin öldürüldüklerini bilmek istiyorsak, sömürgeciliğin beslendiği düşünsel kaynakları bilmemiz kaçınılmazdır. Mülkiyetin yerlilere değil, insanlara ait olduğu düşüncesi sanıldığı gibi Amerika'da yaşananlarla tarihe gömülmedi. Aksine, bugün sözlü argümanlar daha karmaşık süreçler ve iyi niyetli gibi görünen kavramlarla ilerliyor olsa bile gerçek, şaşırtıcı bir basitlikle gözlerimizin içine bakmaya devam ediyor. Belki de tam da gerçeğin bu basitliğidir entelektüelleri yanıltan. Çünkü çoğu zaman entelektüel, bilginin doğruluğu veya gerçeğin basit de olsa kendisinin peşinde olmaktan çok, onun ilginçliğine kapılmayı tercih eder ki bu aşamadan sonra tartışmanın ahlakiliği kan kaybeder ve insanların dramı anlamsızlaşır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



