Neredeyse her ay, kendimi İsrail'in bir azgınlığı sonrası yazı yazarken buluyorum. Bunu sadece ben yaşamıyorum elbette. Bütün bir İslam dünyası olarak 1948'den bu yana düzenli olarak bunu yapıyoruz. İsrail istediği her şeyi istediği her zaman yapıyor ve bizler onun yaptığı her şeyi bir ay gündemimize alıp 'taşkınlık yapmadan' küfrediyoruz. Bir sonraki yıl yeni bir katliam haberiyle üzülmüş gibi bağırıp çağırıyoruz. Bir müddet yine küfürler ve bir sonraki... Bu zamanlarda İsrail mallarını boykot broşürleri, 'sert' açıklamalar ve uluslar arası kurumlardan alınmış birkaç kınama kararı, artık tamamen namussuzlaşmış idrakimizi, adına kamuoyu dedikleri o bataklığın önünde ferahlığa sevk ediyor. Rahatlıyoruz.
Artık tarafları çok net bir şekilde ikiye ayırabilmeliyiz. Önceleri, insanlar, domuzlar ve köpekler arasında devam eden bu ilişki artık sadece iki taraf üzerinde odaklanmalıdır; insanlar ve domuzlar. 'İsrail'in hassasiyetlerini anlamaya çalışmalıyız' diyecek pervasızlığı gösteren Türk köpeklerini de, 'Gazze'den bize ne' diyen geri zekâlı ulusalcı köpekleri de artık sadece 'domuzlar' kategorisinde ele almak zorundayız.
İsrailli yetkililer ve köpekliği 'diplomasi' zanneden dünya liderleri, ölenler için üzgün olduklarını söyleyip duruyorlar. 'Üzgünmüşler.' Neden öldürülenler biz, üzülenler hep onlar oluyor? Bir kere de biz üzülmeli değil miyiz? Sözgelimi yeryüzünde İsrail devletine ait, kamusal binalardan bir kaçı yıkılsa ve Siyonist diplomatlardan birkaç tanesi ölse ve biz de bundan ötürü üzüldüğümüze dair açıklamalar yapsak daha iyi olmaz mı?
Gösteriler sırasında Müslümanları 'sakin olmaya' davet edenleri de aslında gerçek provokatörler olarak ilan ediyorum! Hangi sükûnetten bahsediyorlar? Bir öfke olmalıysa, işte o bugün olmalıdır. Göstericilerin hiçbirinin polisimizle bir işi yok! Göstericilerin hiçbirinin Türkiye'de yaşayan ve Siyonist olmayan Musevi vatandaşlarımızla bir işi yok! Göstericilerin hiçbirinin Türkiye'deki kamu düzenini bozmaya dair bir düşünceleri yok! Ama lanetlenmiş alçakların büyükelçilik binası, lanetlenmiş alçakların konsolosluk binaları açık bir tehditle karşı karşıya kalmalı değil midir?
Artık Türkiye'nin bütün caddelerini doldurmamız gerekiyor. Bu çok ufak bir adım olmasına rağmen bunu söylüyorum. Şunu çok net anlamalıyız; izzetle zillet arasında bulunmuyoruz. Burnumuza kadar zillete batmış durumdayız. Sabahın ilk ışıklarına kadar, konsolosluk binasının önünde nöbet tutarak bu zilletten belki kurtulabiliriz ümidini taşıyacağız. İçimizdeki izzet sahiplerinin şu an İsrail hapishanelerinde bulunduğu iyice anlamak zorundayız, vefaya ne oldu? Bu işin telafisinin ne olduğunu kimse bize öğretmeye kalkmasın. Geçen Gazze saldırılarını hatırlayalım. Bu sefer yine kurulacak bir cümle ile rahatlayacak mıyız? İslam; düşmanla karşılaşmayı istemeyin, ama düşmanla karşılaştığınızda arkanızı dönmeyin diye emretmez mi? Ben 'savaş peygamberiyim' diyen Allah'ın sevgilisi 'intikam' almamış mıdır? Ve bugün artık alınacak tek kararın intikam olduğu fazlasıyla açık değil midir?
Türk bayrağı taşıyan ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin verdiği kimliklere sahip insanların olduğu bir gemiye açık sularda yapılan bir saldırı neye karşı yapılmıştır? Türk kimliğinin Türkiye dışında hiçbir yerde itibarı yoksa bu kimliği neden alıyoruz? Kendimize nasıl devlet diyoruz? Yıllar önce Kıbrıs'ta Türk bayrağını indirmek için direğe tırmanan Rum çeteciyi kafasından vuran kahraman asker bugün nerededir? Gazze limanından Türk bayrağını indiren İsrail askeri neden hala yaşayabilmektedir? Bu domuzlara karşı nasıl bu kadar zilleti kabul ediyoruz.
'Domuzları tekrar ahıra sok Sirse!' diyen Cemil Meriç tam olarak bunları kastediyordu işte. Bu domuzları insan kıyafetinde göstermeye çalışanların tamamı, köpeklikten domuzluğa terfi etmiş olmalılardır. Bu domuzların tamamını ahıra sokmalıyız. Bunu bir sonraki yazımızda konuşacağız ama önümüzdeki haftalarda gerçekleştirilecek D-8 toplantılarına dikkat etmeliyiz. Kim içinde zerre insanlık namusu taşıyorsa, kim zerre kadar Son Peygamberin ümmeti olmanın ne demek olduğunu fark edebilmişse, bu büyük ve önemli toplantıya işaret etmek zorundadır.
Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın işaret ettiği gibi, 'İkinci Yalta' toplantısını yapmadan, yeryüzünde kalıcı bir barış imkânsızdır!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



