Psikolojik dokusu zedelenmiş toplumların, karşılıklı anlayıştan ve güvenden yoksun olması şaşırtmaz beni... Aynı zaman diliminde; birisi, iletişim araçlarının sıklığından, bir diğeri de iletişim bozukluğundan bahsediyorsa, orada durup düşüneceğiz: Bu çelişki neden? Gettolaşan şehirlerimizin göğe doğru yükselen binalarını, çağdaşlıktaki temel kıstas haline getirenler utansın, ne diyeyim... Bu arada: Karşılıklı güvene vurgu yapmışken, bilhassa modern zamanlarda, dedektifliğin ve avukatlığın müşteri yoğunluğu açısından gözde meslekler olarak anılmasının manidar olduğu kanısındayım. Manidar olmakla birlikte, ürkütücü de...
Yaşantımızdaki gerçeklerin özümsediklerimizle olan sıkı ilişkisi göz ardı edilemez. Ne yaptıysa onunla yüzleşir, ne ekerse onu biçer insan. Gerçekler neden acıdır? İstenileni elde etmek için yola koyulmuşken ödenen bedeller, gerçeğin acıtıcı yanını tattırır müdavimine çünkü... Yol, karşılıklı anlayışsızlıktan ve güvensizlikten ibaret oldukça yıpratır insan ruhunu! Boğuşulur, kötücül eğilimler içselleştirilir ve işbu yüzden, Necip Fazıl'ın tabiriyle, ruhun anti tezine yöneliş kaçınılmazlaşır: nefs. Fakat nitelikli insan, ayırt edici vasfıyla törpüler nefsini... Oluş ıstırabına zulmetmez!
Peki ya insanın mazlumken zalimleşmesi nasıl tariflendirilebilir? Bir misyon olarak zalimlik, insanın ruhuna sindikçe arzular muhatabını... Maskeli baloya hoş geldiniz! Güçsüz, cılız ve iktidarsız kalan zalimin mazlumlaşması, günü geldiğinde zalimleştirir onu... İnsanlardan bazıları vardır ki, varlıkları bile zulme ihtar niteliğindedir âdeta! Boşuna nefes almazlar yani. Napolyon'un "samimi riyakârlarından" değillerdir çünkü... Riyakârlığın samimileşmesiyle birlikte, otoritenin kulu olunur, her yolun adamı haline geliverir insan; her renge bürünür. Neden? Neden olacak, yaşantısının temel gayesi, "yeter ki kazanmak" üzerine inşa edilmiştir de ondan...
Kurt ile köpeği ayıran şey, tasmadır.
Gelgelelim, kendisine irade bahşedilmiş bir varlık olarak insanı idare etmek, meşakkatlidir bazen! İradesinin farkında olmayanlar, sunulanı olduğu gibi algılar. Müdahalecilik pasifize edilir. Bu da eninde sonunda mutsuzlaştırır kişiyi... Esasında kişi, ne istediğini bildikten sonra, mutluluğa kavuşur. Demek ki istenilen, bilinmeli öncelikle... Fakat ne gözeterek? Pek tabii ki helal-haram, meşru-gayri meşru gibi normlar gözetilerek... Çünkü maddî ve manevî cepheye taşınan mühimmat infial edebilir pekâlâ! "Savaş hiledir" hile olmasına da, yaşantı esnasında her şeyi savaş olarak algılayarak hileye başvurmak, insanı insan olmaktan ve kalmaktan uzaklaştırabilir de...
Bir misal vererek, meseleyi noktalandırayım: İnsanın mal ile olan ilişkisini, kayık ile denizin ilişkisine benzeten çağdışımız (çağdaşımız değil) Hz. Mevlana şöyle der: "Nasıl ki, kayık suyun üstünde durunca yüzer, suyu içine alınca batarsa; insan da malı ayağının altına alırsa yaşar, mal sevgisini içine yerleştirirse batar."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



