Bir tavuk yumurtasını düşünün... Zamanı geldiğinde, "civciv" gagasıyla yumurtanın kabuğunu kırıyor ve kendi kendine yumurtasından çıkıyor.
Çıkar çıkmaz da silkelenip kendine geliyor.
Sonra iki ayağı üzerine dikiliyor.
Etrafa bir iki bakındıktan sonra gagasıyla yerlerden besinini toplamaya koyuluyor.
İşte bu safhadan sonra civcivin yaşam mücadelesi başlamış oluyor.
"Piliç ve tavuk olma" yolunda tasarlanmış olan program, kesintisiz devam ediyor.
Aynı şekilde "memelilerden ineğin" durumu da aşağı yukarı aynıdır.
Doğumdan sonra "buzağı," dört ayak üzerine dikilir dikilmez, hemen annesinin memesine yapışıyor.
Buzağının yaşama mücadelesi, "dana ve inek olma" yolunda bu şekilde başlamış oluyor.
Hemen hemen tüm hayvanlar doğduktan kısa bir süre sonra, tüm organlarını kullanmaya başlıyorlar.
Ayaklarını kullanabiliyorlar.
Kendi kendilerine beslenebiliyorlar.
Annelerinin desteği olmadan da hayat mücadelelerini verebiliyorlar.
Sanki annelerinin karnında önceden eğitilmişler gibi...
İnsanoğlunun durumuna gelince;
Büyük zorluklarla dünyaya gelen "bebeğin" yaşam mücadelesi çok farklıdır.
Bebek çaresiz ve güçsüz bir şekilde dünyaya geliyor.
Ellerini ayaklarını kullanamıyor.
Kasları güçlü değildir.
Boynunun dik tutamaz.
Karnını doyuramaz.
Konuşamaz.
Hulasa,
"İnsan yavrusu" yaşam mücadelesi için başkasının korumasına ve himayesine muhtaçtır.
"Hayvan yavrusu" kendi kendinin ihtiyaçlarını karşılarken, "insan yavrusunun" başkalarına muhtaç olmasının hikmeti nedir?..
Bu hikmet, "Kur'an-ı Kerim'de" açık olarak belirtilmiştir.
"Rum Suresi'nin 54. Ayeti" bu konuyu üç bölümde dile getiriyor.
Ayetin meali şöyle:
" Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren, Allah'tır. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir."
Demek ki insan dünyaya gelirken "güçsüz ve çaresiz" olarak geliyor.
Yetişkin olduktan sonra "güçleniyor".
Yaşlanınca da, tekrar "güçsüzleşiyor".
Yüce Allah, bu durumu insana has bir özellik olarak yaratmıştır.
Çünkü,
İnsan hayvandan farklıdır.
"Bilgilenmeye ve eğitilmeye ihtiyacı vardır."
İnsanın kendini tanıyabilmesi ve "olgun bir insan" olabilmesi için de Allah-u Teala onu başkasına muhtaç olarak yaratmıştır.
Başkasına muhtaç olarak büyüyen insan da, vicdani sorumlulukla birlikte fıtratı gereği Allah'a ve dine yöneliyor...
İnsan için "eğitim," uzun soluklu bir maraton.
Hz. Ali'nin deyimiyle; "beşikten mezara kadar okumak ve öğrenmek..."
Hatta beşikten de daha ileri giderek "anne karnında eğitim başlıyor."
Çünkü çocuk, anne karnında çevrenin her davranışını algılıyor.
Bu algılama biçimi çocuğun "yüzde 35 kişiliğini" oluşturuyor.
Çocuk doğduğunda yüzde 35 kişiliğini elde etmiş olarak dünyaya geliyor.
Yüce Yaratan isteseydi, her bilgiyi önceden insanoğluna verebilirdi.
En etkili eğitimin "yaşayarak öğrenme" olduğundan, anne karnından ölüme kadar öğrenmeyi "insanoğluna farz kılmıştır."
Kur'an-ı Kerim'in 23 senede tamamlanmasının hikmeti de budur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




