Bu günlerde "ilim" ve "hüzün" kavramları üzerinden hayatı okumaya çalışıyor, onlar üzerinden söz söylüyorum. Yani, gündeminiz neyse onu görüyorsunuz etrafınızda; fikriniz neyse zikriniz de o oluyor. İlim ve hüzün... Hayatım boyunca, bilmenin getirdiği sorumluluğun çoğu insana ağır geldiğini ve o nedenle cevabını duymak istemedikleri soruları sormaktan çekindiklerini düşünmüşümdür. Gerçekten kaçmanın, hakikatle yüzleşmekten imtinâ etmenin yollarından biridir sormamak. Peki "hakikat" peşinde iz süren, kaçmak ne kelime, sorular yumağını çöze çöze ilerlemeye talip yüreklerin hali nasıldır? Tek kelime geliyor aklıma: mahzun...
Kıymetli dostum Dr. Ayşe Asuman Zengin Hanımefendi, Şeyh Sadi Şirazi'nin "İnsan, yek katre-i hunest ve hezar endişe" diye ifade ettiği hakikati hatırlatıyor hüzünden bahsettiğimiz bir sohbetimizde. Yani, insan; bir damla kan ve binlerce endişe. Endişe kelimesi, Farsça "düşünce" anlamına gelmekle birlikte, dilimize "olumsuz düşünce" olarak geçmiş. Âdeta hakiki düşüncenin varacağı noktanın hüzün oluşuna bir işaret. Gerçekten, İslam ve dahi ondan beslenen Osmanlı kültürüne ait eserlerde, hakikat bilgisinin insan yüreğinde- insanlığından nâşi- bir "hüzün" ortaya çıkarması işlenir sıklıkla.
Klasik sözlüklerde ilim kavramı, "bir şeyi gerçek yönüyle kavramak", "nesneyi olduğu gibi bilmek", "nesnedeki gizliliğin ortadan kalkması" diye tanımlanıyor. Ve bu tanımlar, Rasullullah'ın(sav) "eşyanın hakikatinin kendisine gösterilmesi" için niyazda bulunuşunu getiriyor hatırımıza. Bu dua, ilim talebinden başka bir şey değil aslında. Bu öyle bir ilim ki, "varlıkların var oluş amaçlarının kavranması, sebeplerle bunların sonuçlarının arasındaki ilişkilerde ilahi iradenin rolünün keşfedilmesi" ne tâlip; hikmete tâlip.
Hz. İbrahim'in, "Rabbi heblî hukmen ve elhıknî bissalihîn", "Rabbim! Bana hikmeti öğret ve beni salihler arasına dahil et" duası (Şuara 26/83) da, ilmin talebi. "Eşyanın hakikatini bilme, güzel ve isabetli işler yapma" olarak tanımlanan hikmet, peygamberler atasının dudaklarından da dua olarak dökülüyor.
Evet, farkındalıkların getirdiği ağırlığa tahammül, hangi dünya görüşünde olursa olsun her insan için zor. Ölüm hakikatini bile bile ölümsüzmüş gibi davranan, ölüm ile hayat arasında bir denge ve anlamlı bir bağ kuramadığı için ruhsal çözülmeler yaşayan modern insan ile iman gözüyle bakan ve hakikat ilmine tâlip inanan insanın duruşu çok farklıdır. Birinde kendini merkez kabul eden insanın, çaresizliğinin neticesinde yaşadığı "depresyon" söz konusuyken, diğerinde Yaratıcı'nın ilmi ve kudreti karşısındaki âcizlik, âkıbetinden dolayı duyduğu endişe ve hüzün sözkonusudur. Biri çözümsüzlük ve ümitsizlik getirirken, diğeri haddini biliş ve dua ile görünür. Birinde Yaratıcı'ya küskünlük varken, diğerinde onun Rab oluşunu idrak vardır.
Velhasılı, imanî bir pencereden bakan bir mü'min, ilmin hakikî kaynağının Alîm olan Allah(cc) olduğunu daima hatırında tutar. Kendi çaba ve gayretlerini bereketlendirenin, hatta onların ortaya çıkmasına müsaade edenin ve bu gayretlerin meyve vermesini nâsip edecek olanın da Rabb-ü Rahîm olan Allah(cc) olduğunu bilir. Ve her durumda, "ben bile kendi sonumun ne olacağını bilmiyorum" diyerek, en yakınlarına bile ilahî makamın rahmet ve mağfiretini adres gösteren bir peygamberin ümmeti olarak, hüznün gölgesinde yaşar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



