İnsanı neler değerli kılar? Duygularının olması, bir vicdana sahip olması, merhamet hissi, bir aklının olması, bir şeylere inanabilmesi... Detaylara girilse birçok madde daha eklenebilir. Ancak, bu sayılan melekeler ve özelliklere biraz dikkatli bakarsak, insanın kendi kendisini değerli kılması için bir şeyleri ham olarak almadığını, işlediğini, belli işlemlerden geçirerek bu kendince katkıyı veya katma değeri meydana getirdiğini görebiliriz. Yaradılıştan gelen ve içinde var olanla yetinmek, insanı insan yapmaya her zaman için yetmeyebilir yani.
Doğuştan temizdir insanoğlu. Oturup da saymaya kalktığımız birçok iyi ve güzel nitelikler de herkeste mevcuttur aslen. Ancak, yaşadığı hayat ve uygulamaları çerçevesinde bu halihazırda mevcut olan kodlara yaklaşır veya uzaklaşır. Yaklaştıran unsurlar kadar uzaklaştıran unsurlar da insanın yaşamının belirleyicileridir.
Mesela, sorgulamak insanlara mahsustur ve sahip olduğu akıl ve bilincin katkısıyla insan, varlığını anlamlandırmada sorgulayıcı bakıştan faydalanabilir. Niçin varolduğunu, yaşamasının nedenini, bütün içindeki yerini, kişilere ve olaylara karşı tutumunu, sevinçlerini, karamsarlıklarını, hüzünlerini sorgular. Deryadaki bir küçücük nokta olarak kendisinin önemini, yaratıcı kudretle ilişkisini düşünür. İnansa da, inanmasa da düşünür hem de. Aynı şekilde, inanmak da insanlara özgüdür ve bilinciyle gerçekten özümseyerek inanmak demek, bir bakıma belli ön kabullerle bazı soyutlamaları yapmaktır. Bu noktada, eleştirel bakışla bir çatışma yaşanması mümkündür.
Akıl ile inancın çelişmesi veya inancın olduğu yerde akla ihtiyaç olmadığı türünden gibi durumlar söz konusu olabilir. Meseleyi bu şekilde ele almanın neticesi de, çok yüzeysel bir değerlendirmeye kapı açar. Aklın inançla çelişeceği, aklını kullanan insanın inançla yıldızının barışmayacağı yaygın bir kanıya dönüşür. Her şeyin somut ve elle tutulur kanıtına odaklanan zihinler, "bilimsel düşünüyoruz" derken, aslında suçladıkları dogmatik duruma kendileri düşerler. İnancı salt bir dogmadan ibaret görmek, İslamiyet'te cüzi irade tabir edilen insan iradesiyle tüm gerçekliği anlamaya çalışmak neticesini verir. Elbette, insan sorular soracak ve bu sorulara cevaplar arayacaktır. Ancak, bu cevaplar o denli çeşitli ve kişiden kişiye değişen cinstendir ki, birçok farklı gerçeklik sunan felsefi sistemler de buna örnek olarak verilebilir. Dolayısıyla, objektif kriterlere ihtiyaç duyulacaktır ve o kriterleri de veri olarak kullanması doğaldır.
Nasıl ki bir bilim adamı, bir çalışma yaparken veya bir teori/kuram üzerinde çalışırken, belli ön kabuller/varsayımları baz alıyor, çeşitli soyutlamalardan faydalanıyorsa, insan da pekala yaşantısında böylesi bir ön kabule başvurabilir. İnanmak da böyle bir şeydir zaten. Sonuçta, hayat da bir fizik problemi değildir. Beşeri bilimlerde çoklukla yer alan öngörülemezlik de bunla ilintilidir.
Aslına bakılırsa, her insan bir şeylere inanmaya meyillidir. Dinle bağlantısı olmayan, kendi yolunu kendi cevaplarına göre bulma heveslisi bir kimse bile bir güçten, yüce bir varlıktan veya bir kudretten dem vurur. Kimisi doğa anaya, kimisi de insana hamleder bu kudreti. Ama neticede (saçma da olsa) bir şeylere inanır. İnanmak hem insanidir, hem de mecburidir insan için. Dolayısıyla, akıl ile çelişmez de denebilir. Çünkü, aklını kullanma yetisi de insana özgüdür.
İnsanı ve yaşamını değerli kılanların başında inanmak gelir de denebilir tabii. Öyle olmasa, insanlar hayatlarını bir şeylere adamazlar. Bir şeylere inanıyorlardır çünkü ve inanç da insanın en temel güdülerindendir. İnsanı, menfaat odaklı ele alanların başarısızlığı (ahlaki çöküntü, adaletsizlik, huzursuzluk anlamında) ile inanç temelli düşünenlerin başarısını görmek için tarihe bakmak yeterli olur.
Aklımızı devreye sokalım ve mesela bayram üzerine düşünelim. Salt akılcı düşününce, aslında, diğer günlerden hiçbir farkı yoktur bayram gününün. Yine güneş doğar, insanlar ölür, yağmur yağar vs. Fark ayrıntıda meydana çıkar. Bayramı bayram yapan, insanın bayram diye algılamasında, bayram olduğuna inanmasında gizlidir. Bir düşünün, sıradan bir gün bile nasıl bir anda hayatın en güzel anına dönüşüveriyor. Bu da bir ön kabuldür ve görüldüğü gibi kimse de "aslında bayram değil bugün" diye vaveyla etmez. Aksine, büyük çoğunlukla insanlar, her zamankinden daha güzel, daha anlamlı bir zaman diliminin içinde bulunduklarına inanırlar. Bayramı bayram yapan inanmaktır aslında.
İnancı koyu bir dogmaya indirgemek, akılla ilintisiz olduğunu düşünmek, sorgulamayı ille de inkâra götürmek ne bilimsel gerçekliktir, ne de bir varoluş çilesini yansıtır. İnsan, inanarak da sorgulayabilir ve sorgularken de inanabilir. İnsanın, yaşamında pek çok kez yaptığı gibi inanmak da bir ön kabuldür gerçekte ve inançlı olmak demek de zihnini ipotek etmiş anlamına gelmez. Fark, her zamanki gibi ayrıntıda gizlidir ve aslında, bayram da inanmakla başlar. Bunca hengâme, karışıklık, kaotik unsur arasında bu da nereden çıktı denecek olursa, hayatın gerçeği asıl budur demek gerekecek.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



