Üstün insanların meziyetleri
*Çevrenizde hep duyarsınız. Bazı kişiler çok övülür. Tanımadığınız bu kişilerin kim olduğunu merak edersiniz. Gidip onunla tanışmak, mümkünse dost olmak istersiniz. Çünkü insanların çoğunluğunun sevdiği, saydığı, ve övdüğü bir insan olmak kolay değildir. Bunlardan bazıları ölmüştür; ama adı ve şanı hâlâ yaşamaktadır. Bir kısmının filmi yapılmış, romanı, tiyatrosu yazılmıştır. Bir kısmının heykeli dikilmiş, adı bir okula, bir caddeye, sokağa, meydana vs. verilmiştir. İçlerinde adına vakıflar kurulanlar da vardır bunların; efsanesi, türküsü dilden dile dolaşanlar da.
İyi insan etrafına güzel kokular saçan insanlara benzer. Hiçbir yararını görmesek bile kokusundan yararlanırız. Kötülüğünden emin olduğumuz bir kişinin dostluğunu kazanmak az bir şey mi?
Peki insan neden hep iyi dostlar arar da kendisi aranan bir dost olmayı düşünmez? Oysa bu bulunması, elde edilmesi daha kolay ve yararı daha fazla bir şey değil midir? Acaba insanların övdüğü kişi hangi özelliklere sahip olmuş ki kendisine bu saygı, sevgi ve hayranlık duyguları besleniyor? Öyle ya, onlar da bizim gibi insan olduklarına göre aramızda fazla bir fark yok demektir. Bütün yapacağımız şey dürüst, hayırsever, herkesin takdirini kazanmış insanlara yakını, akrabası ve dostu, onun köylüsü, komşusu, vatandaşı olarak gurur duymak yerine; onun neler yaptığını öğrenmek ve öyle yapmak değil midir?
Tarih boyunca din, millet ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün insanların takdirini kazanmış insanların davranışlarını inceleyen psikologlar, din adamları, edebiyatçılar, toplumbilimciler onlarda bazı ortak özelliklerin bulunduğunu görmüşler: Biz de bu ve ileriki sayfalarda tesbit edilen bu nitelikler üzerinde duracağız.
Üstün insanlar emaneti
sahibine verir
*Dilimizde “emaneti ehline vermek” diye bir deyim vardır ve bu deyim dinimizden geçmiştir. “Yapılacak bir işi, o işten anlayan insanı bulup ona teslim etmek” demek olan bu kural toplumun işleyişinde önemli bir kuraldır. Çünkü bu kuralın ihlali sadece ilgili kişiye zarar vermez bütün toplumu da kötü etkiler. Mesela işinin ehli, ustası olmayan bir doktor düşünelim. Sağlığımızı, canımızı eline teslim ettiğimiz kişi eğer tam yetişmemişse, diyelim kopya çekerek dersten geçmiş, okuldan mezun olmuşsa ve biz bunun biliyorsak; o kişinin tedavi edeceği hastanın yerinde olmak istemeyiz. Çünkü bir doktorun ameliyat esnasındaki yanlış bir hareketi, ilacı yanlış, az veya çok vermesi hastayı tam tehlike ile karşı karşıya getirir. Günlük hayatta aslında bütün işlerin aksaması bu kuralla yakından ilgilidir.
Acemi bir şoförün sürdüğü arabayı düşünelim. Neler olmaz değil mi? Bir komutan düşünelim ki savaş teknolojisini bilmeyen bir adamı yetkili biri haline getirsin ve onunla savaş kazanmayı düşünsün. Dünyada bunun örneği yoktur; bu tür girişimler hep bozgunla sonuçlanmıştır. Bir şirketin, devletin para işlerini yapan memurları gene bu anlamda düşünebiliriz. Milyonlarca kişinin hakkı ya kaybolur, boş yere harcanır ve bunun sonucu olarak açlık, hırsızlık, ölüm vs. artar ya da para iyi değerlendirilir toplumun refahı artar. Demek ki hiçbir ihmale gelmez, getirilemez. Bu konuda akrabalık, yakın dostluk gibi bahaneler de geçersizdir ve hatta o kişileri iş başına getiren kişinin sorumluluğu iki katına çıkar. Bu konuda Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve selem çok güzel bir örnektir. O, bir savaşa gönderirken ordunun başına geçecek yöneticinin; yaşça büyük olmasına, akrabalığına veya başka alanlardaki bilgi çokluğuna ve hatta dindarlığın ileri derecede olmasına değil savaş taktiğini iyi bilmeye önem vermiş ve genç yaştaki Halit bin Velit’i seçmiştir. Hiç kimse de “Bu genç benden küçük, ben ondan daha önce Müslüman oldum, ben Rasullullah’ın akrabasıyım” gibi bahaneler üreterek komutana itaatsizlik yapmamıştır ve o ordu savaştan muzaffer olarak dönmüştür.
Efendimiz bir hadislerinde: “Emanetlerin ehline verilmediğini gördüğünüzde, kıyameti (kargaşayı, anarşiyi, bozgunu) bekleyin” demiştir. Etrafımıza bir bakalım ve kişilerin işlerinde uzman olup olmadığına bakalım ve kendimiz de parası, saygınlığı çok olsa da bilmediğimiz bir işe talip olmayalım. Büyük adam olmanın bir yolu da budur çünkü.
Üstün insanlar akrabalarıyla iyi geçinmişlerdir
*Türk milletini diğer milletlerden ayıran önemli özelliklerden biri de akrabalık ilişkilerine verilen önemdir. Bunun derecesini dilimize ait kelimelerde de görebiliriz: Mesela, dayı, amca, enişte, hala, teyze, ağabey, abla, yenge gibi kelimeler bu bağı gösteren kelimelerdir. Hatırlayacaksınız bu kelimelerin çoğu Batı dillerinde yoktur; çünkü bir dilde bazı kelimelerin olması için o kelimenin anlamıyla ilgili değerler de olmalıdır. Batı toplumları bu akrabalık ilgisini birkaç kelime ile anlatır. Hatta o kültürlerde insanlar büyüklerine yukarıdaki akrabalık ve saygı bildiren kelimelerle değil adlarıyla seslenir.
Tarihimize bakalım: Altı yüz yıl yaşamış bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu bir ailenin ve o aileye bağlı akrabaların ayakta tuttuğu bir devlettir. Dede Korkut hikayelerinde, Selçuklularda yani devlet olmuş Türk topluluklarında hep bu ilişki vardır. Çünkü insanın zorda kaldığı anlarda başvurduğu öncelikli kişiler akrabalarıdır. Akrabalarıyla ilişkileri iyi olmayan bir insan düşünelim. Ona, öncelikle yakınların güvenmiyor sana, deriz. Bu yüzden yardım etmekle sorumlu olduğumuz kişilerin başında akrabalarımız, anne ve babamızın yakınları, dostları gelir.
Peygamber Efendimiz bir hadislerinde: “Ömrünün uzun olmasını, rızkının bol olmasını isteyen kişi akrabasına iyilik etsin.” demiştir. Peygamberimiz sadece akrabalarına değil süt annesine, süt kardeşine de yardım ve hürmet eder, onları hayırla anardı. Unutmayalım ki Peygamber Efendimizi öncelikle akrabaları, özellikle amcası koruması altına almıştı. Hatta Peygamber Efendimizin babasının Medine’deki bir akrabasını ziyaret sonrası yolda vefat ettiğini, annesi Amine Hatun’un da gene bir akraba ziyareti sonucu vefat ettiğini biliyoruz.
Akrabaları çoğaltmayı ve onlarla iyi ilişkiler kurmayı öven, seven Peygamberimiz sırf akrabayı çoğaltmak için birden çok evlilik yapmıştır. Bu örneğe bakarak biz de akrabalarımızla iyi ilişkiler kurmalı, bayramlarda, sevinçli ve üzüntülü günlerde onlarla beraber olmalıyız. Böylece biz de büyük adamlara benzemiş ve Allah’ın sevdiği kişilerin hareketlerini sürdürmüş oluruz.
Üstün insanların kötü
alışkanlığı yoktur
*Alışkınlık, insanın en zayıf noktasıdır. Bu zayıf noktayı düşmanlarımızın bilmesi bizi daha zayıflatır. Bundan dolayı tarih boyunca öncü kişiler herhangi bir madde bağımlısı olmaktan kaçınmışlar ve iradelerine sahip olmuşlardır. Günümüz insanı biraz da alışkanlıkların insanıdır. Yeme-içme ve eğlenme gibi tabii ihtiyaçlar bir zaman sonra alışkanlık haline gelmekte ve kişiyi zor durumda bırakmaktadır.
Alışkanlık üretim gücünü elinde tutan kişiler ve şirketler tarafından pompalanan, teşvik edilen bir şeydir. Böylece bizim alışkanlığımız onlara para olarak geri dönecektir çünkü. Oysa bütün araştırmalarda görülmüştür ki hiçbir uyuşturucu taciri ve imalatçısı piyasa sunduğu malı kendisi bir kez bile kullanmamıştır. Sadece kendisi değil en yakınlarının da bu maddeleri kullanmasını engellemiştir. Çünkü bir maddeye bağımlılığın ne demek olduğunu en iyi onlar bilir.
Haberlerde görüyor ve okuyoruz ki, hırsızlık, rüşvet, kötü mal satma, fuhuş gibi birçok kötülüğün kaynağında alışkanlık vardır. Bedensel ve ruhsal olarak insanı esir alan birçok alışkanlık ise “bir kezcik zarar vermez, bir kere ile bir şey olmaz” anlayışı ile başlamıştır. Evet, belki bir kez denemekle bir şey olmamıştır ama ikinci kez bizim o maddeye gidiş yolumuzu o ilk kullanım açmamış mıdır? Düşünün ki büyük komutanların, ilim adamlarının vazgeçilmez alışkanlıkları olsaydı belki de bugün onları başka sıfatlarla anıyor olacaktık. Alışkanlıklar “damlaya damlaya göl olur” anlayışıyla ortaya çıktığından; Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve selem: “Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.” diyerek azdan çoğa giden yolu kapatmıştır. Bunun da anlaşılır bir sebebi vardır. Çünkü düşünelim ki bazı insanların bünyesi dayanıklı oluyor ve alışkanlıklardan hemen etkilenmiyor. Bunun faturası yıllar sonra çıkıyor. Biz de onun sözüne kansak ve ona bir şey olmamış bize de olmaz dersek artık nefsimize yenilmişiz demektir. Alışkanlığa sebep olacak bir madde dinimiz tarafından yasaklanırken onun için az-çok hesabı yapılmamıştır. Çünkü bazı bünyeler vardır ki bir maddeyi ilk alışta alışır veya madde onu öldürür. Denemeden bilinemeyecek bir şeydir bu. Oysa din ve bilim, madde bağımlısı olmanın zararını bir kişi bile görecek olsa onu yasaklamıştır, yasaklamak taraftarıdır. Yoksa o bir kişiyi küçük, değersiz görmüş oluruz. Oysa Allah’ın yarattığı her insan aynı değerdedir. Bu hususu o bir kişinin bizzat siz olduğunuzu göz önünde bulundurarak düşünürseniz konuyu daha iyi anlayacaksınız.
Üstün insan olmanın yolu
dindar olmaktan geçer
*Toplum hayatında insanlara yol gösteren değerler vardır. İnsanlar bu değerlere uyup uymamalarına göre iyi, kötü, ahlaklı, dürüst, kişilikli gibi sözlerle nitelenirler. Geçmiş toplumlarda bu değerler daha çok toplumun gelenek ve görenekleri idi. Toplum, ortaya koyduğu kuralları çiğneyen, onlara uymayan kişileri ayıplıyor ve dışlıyordu. Bizim toplumumuzda bu tür değer yargıları hâlâ yaşamaktadır. Mesela, bir büyüğe yer vermemek, onun sözünü kesmek, sokak ortasında insanlığa yakışmayacak sözler söylemek ve hareketlerde bulunmak toplum tarafından hemen yadırganır. Çünkü toplumu bir arada tutan bu tür değerler uzun yıllar denendikten sonra kurallaşmıştır.
Toplumumuzun birçok kuralına baktığımızda bunun kaynağının dinimiz İslam olduğunu anlıyoruz. Demek ki dindar olmak aslında toplumun refahını, devamlılığını sağlayan bir şeydir. Bundan dolayı tarihin bütün önemli devlet adamları, bilim adamları, önderleri dindar insanlardır. Dünyada ünlü Rus romancı Tolstoy ve Alman şair Goethe’nin İslam dinini araştırdığı ve Müslümanlığı, Hz. Peygamberi övdüklerini biliyoruz.
Rabbimiz Allah bu hususu Kur’an-ı Kerim’de açıklarken; denizde fırtınaya tutulan, gemileri alabora olmuş insanların kendisinden yardım dilediklerini ve eğer o beladan kurtulurlarsa ondan sonra ibadet eden kullar olacaklarını söyleyen bir topluluğu hatırlatır.
Peygamberimiz Efendimiz de Mekkeli müşriklerin zulümlerinden kaçan, yurtlarından hicret eden arkadaşlarını Habeşistan’a göndermiş ve Habeş Kralı Necaşi’yi dindar bir insan olarak bildiğini ve bundan dolayı onu tercih etiğini söylemiştir. Gerçekten Mekkeli Müslümanlar Habeşistan’a vardıklarında Necaşi’yi dindar bir Hıristiyan olarak bulmuşlar ve Necaşi de Müslümanlara yardım etmiştir. Yıllar sonra Necaşi ölünce de onun gıyabında cenaze namazını kılmış ve onu hayırla anmıştır.
Bir kişinin dindar olduğunu öğrenmek bizi rahatlatır. Ona daha çok güven duyarız. Çünkü dindar insanlar iyiliksever, merhametli, fedakâr, sabırlı insanlardır. Bize bu yönleriyle de yardımcı olurlar. Psikologlar da dindar insanların daha uzun yaşadıklarını, aklı dengelerini kolay kolay kaybetmediklerini ve huzurlu, mutlu olduklarını söylüyor ve yazıyorlar.
Savaşlarda bunun çok güzel örnekleri de vardır tarihimizde. Öyleyse bizim hem dünya, hem ahiret mutluluğumuzun kaynağı olan dinimizin kurallarını öğrenerek ve dindar insan olarak biz de bu seçkin insanlar kervanına katılabiliriz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



