Devlet nedir? Elbette devletin bir sürü tarifi vardır ve bunların hemen tamamı da, 'devlet nedir?' sorusu sorulduğu zaman cevap olarak verilebilir.
Basit bir tanımla: Devlet, vatandaşların tek başlarına yapamayacakları güvenlik, sağlık, eğitim gibi işleri yapsın diye oluşturulan bir mekanizmadır...
Türkiye'de devlet denildiği zaman, belki tarihten gelen bir alışkanlıkla, hep beraber oluşturulduğu düşünülen ortak bir mekanizmadan çok, her nasılsa biraz kutsallık izafe edilen ve dolayısıyla yapıp ettikleri pek tartışılmayan bir yapı akla gelmektedir.
Bu ülkenin eşit birer vatandaş olan bireyleri, devlet denilen kurumun mutlaka adil, hakkaniyet sahibi ve ne yaptığını iyi bilir bir yapı olduğunu varsaymıştır hep.
Devlet denilen mekanizmanın, daha doğrusu o mekanizmayı yürüten kadroların alabildiğine yanlış tavır ve davranışları bile, 'bir bildikleri vardır' düşüncesiyle değerlendirilir ve yanlıştan mutlaka bir şekilde dönüleceği ümidi canlı tutulmakla beraber, maruz kalınan hale de katlanılmaya çalışılır...
Bu memleketin insanları çalışır, üretir, tüketir, vergi verir, askere gider... Zamlara katlanır; yöneticileri yani devlet istediğinde de, 'benim fedakarlığım memleketin gelişmesi için gereklidir' diyerek kemer sıkar...
Terakkiye mani olduğu savunulan unsurlur uzunca bir zamandır devre dışı olduğu halde neden hala 'gelişmekte olan bir ülke' konumunda olduğumuzu merak etse de, başında bulunanların bunu kendisinden daha iyi bildiğini ve mutlaka bir çare aramakta olduklarını varsayar, sessiz ve kaderine razı bir şekilde işlerin düzelmesini bekler...
Vatandaşa göre devlet; hükümettir, ordudur, polistir, öğretmendir, memurdur, doktordur... Kamu adına iş gören her kurum ve her şahıs 'devlet'tir......
Kendisine kutsallık izafe edilen devletin; iş, ekmek, sağlık, eğitim, güvenlik... hususlarında vatandaşların ihtiyaçlarını en iyi bir şekilde karşılaması beklenir...
Devletin ve devlet olduğu düşünülen şahıs ya da kurumların, vatandaşların hayat standartlarını yükseltecek ve onların huzur ve istikrar içerisinde yaşamasını sağlayacak hususlarla uğraşmak yerine, vatandaşlarının ne giydiği ya da giymediği ile uğraşıyor olması, son senelerde dikkat çekici bir şekilde kafaları kurcalamaya başlamışken; yeni ortaya çıkan birtakım konular, bu kafa karışıklığını içinden çıkılmaz bir hale getirdi.
Devleti oluşturanların, 'imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle' anlayışının dışına çıkma ve kendileri için birtakım imtiyazlar edinme gayretleri; onların tamamının 'kendisi için istediğini kardeşleri için de isteyen' kimseler olduğunu varsayan insanımızı derin bir biçimde yaralama istidadı taşıyordu...
Yaşamakta olduğumuz süreç, her nedense imtiyazlı oldukları kanaatine sahip olanların; kendilerini kanunların, hatta Anayasa'nın bile üstünde gördüklerini ve egemenliğin gerçek sahibi Milletimizi, mutlaka kendilerine tabi olması gereken bir topluluk olarak değerlendirdiklerini ortaya koymaktadır.
Devletini elbette sevmekte ve belki de dünyanın başka hiçbir yerinde olmadığı kadar ona saygı duymakta olan insanımız, ortaklaşa oluşturulan devlet mekanizmasının, nasıl kendi arzuları rağmına kullanıldığının artık farkına varmıştır.
Vaktiyle bulundukları önemli konumlarda, kendilerini ilgilendirmeyen işlerle uğraştıkları anlaşılanların bugünlerde yaşadıkları, bir yönüyle elbette üzüntü vericidir.
Ancak asıl üzüntü verici olan, kendilerinde imtiyazlar vehmeden bu kişilerin vaktiyle işgal ettikleri yerlerde asıl yapmaları gerekenleri yapmamış oldukları gerçeğiyle karşılaşmış olmamızdır...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



