İmanın yeryüzünün en kıymetli hazinesi olduğunu bildiğimiz halde bu hazinenin bir bedelinin olabileceğini nedense düşünmek istemeyiz. Açlık, yoksulluk, parasızlık, itibarsızlık, adam yerine konmama ve yalnızlık bu bahsettiğimiz bedellerden yalnızca birkaçıdır. Bu saydıklarımızın içerisinde zannedersem en fazla acı vereni yalnızlık duygusu olmalıdır. İşbirlikçiliğin aleni olarak savunulduğu bir ortamda mücadeleyi savunan Müslüman bas baya yalnız kalabilmektedir.
"Bedelsiz bir iman olur mu" diye sorulacak olursa, bunun cevabı "hayır" olacaktır. Çünkü imanın özünde bedel ödemek vardır. Nasıl mı? Mekke dönemini hatırlayalım. Bir insan "ben iman ettim" veya "Müslüman oldum" dediğinde, toplumun geneli tarafından dışlanıyor ve her alanda çeşitli ambargolarla karşılaşıyordu. Dahası işkencelere uğruyor, imanından dönmesi için zorlanıyordu. Belki de iman etmek, o dönemde yapılabilecek en riskli işti.
Düşünsenize; onca müşrik kalabalıklar içerisinde bir iman mücadelesi verebilmek ne derece zordu. Efendimiz kim bilir ne acılar çekmişti. Ne yalnızlıklar yaşamıştı. Toplum başka bir yöne dönmüşken onu bambaşka bir yöne doğru çevirmeye çalışmanın ıstırabı acaba tarif edilebilir mi? Tarif edilemez ancak yaşanır bir hal olsa gerektir bu. Dava adamları ve düşüncelerinin çilesini çeken gerçek mütefekkirler işte böylesi ıstırapların çocuklarıdır.
İslam'ı tebliğ ile vazifeli Efendimiz sürekli aksiyon halinde ve bir şeyler yapmakla meşguldü. Her gün yaptığı yeni planlar ve geliştirdiği stratejiler ile müşrik zihniyeti dönüştürmenin çarelerini arıyordu. Her an yeni bir hizmetle diriliyordu adeta...
Kilometrelerce yol yürüdükten sonra ulaştığı Taif'te ayak takımının fırlattığı taşlar onun ayaklarına isabet etmiş, ayakları kan revan içinde kalmıştı. İstemiyorlardı onun İslam'ı anlatmasını... Tahammülleri yoktu onu dinlemeye... Sonuçta bir tek kişi Müslüman olmuştu Taif'te... Addas isimli Hıristiyan bir köle... Belki tek kişinin iman etmesi bile onun için büyük bir teselli idi. Ancak şu var ki bir kişi iman ediyordu ama büyük kalabalıklar yine ona yan gözle bakmaya devam ediyordu. Buna rağmen onun mücadelesi, içten içe fokurdayan bir yanardağ kıvamında devam ediyordu. Vazgeçmek veya yoldan geri dönmek asla yoktu. Dava adamları kararlılığı, davasında sabit kalmayı ve stratejik düşünmeyi Efendimiz'den öğrendiler.
İman bedelsiz olamaz dedikten sonra Mekke dönemini örnek vermiştik. Şimdi gelelim Medine dönemine... İman etmiş bir kişi cihada mükellef olmuş demekti. Ve cihat meydanına çıkıp karşısına baktığında bazen babasını, bazen evladını, bazen de kardeşini karşı safta görebiliyordu. Birazdan onlarla savaşmak gibi bir gerçekle yüz yüze gelecekti. İşte ona iman böyle ağır bir bedel ödetiyordu ki bu bedelin tarifini ancak ilahi kitaplarda bulmak mümkündü. Bu gerçeği Yüce Allah şu ayet-i kerime ile şöyle izhar etmiştir: "Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da kesin olarak vadetmiştir. Kimdir sözünü Allah'tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır." (Tevbe 11)
Demek ki bu ayete göre Müslümanların canları ve malları Yüce Allah tarafından cennet karşılığında satın alınmıştır. Peki soruyorum. Bizim sadrımıza nazar ettiğimizde gördüğümüz imanın kıvamı bu ayetle mutabık kalmakta mıdır? Bu ayetteki hakikatle ne derece örtüşmektedir? Bu sorunun cevabına göre hayata bakış açımız ve olayları yorumlayışımız şekil alacaktır.
İman ettim demekle kazanılabilecek ucuz bir imanın olamayacağını bu ayet bizlere apaçık belgelendirmektedir. Şayet iman etmişsen canını ve malını da cennet karşılığında satmış olmanın huzurunu yaşayabilmen gerekir. İyi alışverişten sonra nasıl mutlu oluyor isek, bu alışverişin hazzını da gönlümüzde öylece yaşayabilmeliyiz. Yaşayamıyorsak sakat bir imanımız vardır... Yok, eğer bizim imanlarımız "ben iman ettim ama fedakârlık yapamam" düzeyindeyse bu şekildeki sözde bir imanı kalbimizden izi kalmayacak şekilde kazımalı ve yerine "Allah yolunda savaşır, öldürürler ve ölürler" ayetindeki hakikatle barışık olan bir imanı yerleştirebilmeliyiz.
Filistin'de akan Müslüman kanının durdurulması için İsrail'i kınamadan ve ölenlere ağıt yakmadan önce şöyle bir imanımızı tazeleyelim. İmanımızı yukarıda bahsettiğimiz kıvama getiremez isek biz de zavallı bazı yazarlarımız gibi çözüm olarak "Filistinli direnişçilerin silah bırakması gerektiği" gibi onur kırıcı bir çözümü benimseyebiliriz. Ya da en çok satan gazetenin bir yazarı gibi "Hamas, İsrail veya bir başkası Ortadoğu'nun kan çanağına dönmesinde birbirinden farksız figürler gibi duruyorlar" diyerek mücahitlerle Siyonistleri aynı kefeye koyabiliriz.
Ağıt yakanlardan ve körü körüne protesto edenlerden artık usandık. Çözümün işbirlikçiliği kesin bir dille reddetmek ve D8'i işlevselleştirmek olduğunu bilmeden yapılan konuşmalar havanda su dövmekle eş anlamlıdır. İstersen bu zulme üzülüp sabahlara kadar ağla. Bu bir mana ifade etmez. Bizim Umut Bulut'un güzel bir lafı var. Der ki: "Sabah mason locasında gece Nakşi dergahında..." Bu zihniyetle hiçbir yere varamayız. Şimdi adam gibi iman tazeleme saatidir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




