Kavramlar bağlamında analitik (tahlili) yani çözümleyici düşünmeyi ayrıntıda takılıp kalma, sonuç elde edememe olarak algılama yanlışlığı, sanıyorum, pek üzerinde durulmayan bir konu olmalıdır.
Kavram, son çözümlemede düşüncenin, onunla ilgili olgunun, nesne ya da varlığın imgesi (remz)'dir. Ama aynı zamanda düşüncenin, nesnenin, varlığın ya da olgunun nasıl bir genel-geçer mahiyet, öz ya da anlam içerdiğini de işaret eder. Bu mahiyeti, özü, anlamı kabul veya reddetmek istediğimizde bunlarla kayıtlı, bunları gözönünde bulundurma durumu veya zorunluluğu da sözkonusudur. Bu nitelik düşünme eyleminde, daha geniş anlamında kültür ve uygarlık birikiminde iktisatlılık, yani tasarrufluluk demektir. Düşüncenin sürekliliğini, düşüncenin geleneğini ancak böyle sağlamak mümkündür. Kavramlar bağlamında düşünmeyle kastettiğimiz budur şimdilik.
Söylemeye bile gerek yok, kavramları yeniden tanımlamaya girişebilir, yeni ve farklı yorumlamalarda bulunabiliriz. Ancak yeni tanım ya da yoruma girişirken, eski ya da yanlış olarak nitelendirdiğimiz kavram ve imlediği, işaret ettiğini, bir anlamda çıkış noktası almak durumunda bulunduğumuzu da burada hatırlamak yerinde olur.
Modern dönemin bir evresinde, özellikle Aydınlanma dönemi sürecinde "ilkel zihin", "uygar zihin" şeklinde kendini gösteren yaklaşımlar, istemedikleri halde kavram bağlamında düşüncenin kopuşu tehlikesini yoğunlukla hissettirmişti. Felsefi düşünce düzeyinde Alman filozofu I. Kant bu kopuş tehlikesini derinden kavramış ve zihnin bu tarzda bir ayrıma tabi tutulamayacağını belirtmişti. Felsefi bağlamı çoğunlukla hesaba katılmadan değer yargısında bulunulan Auguste Comte'un "Üç Hal Kanunu"nun ileri sürülüş ortamı, temelde zihin sorunu üzerindeki tartışmalardan ya da gereğinden kaynaklanıyordu. Comte, bizdeki değerlendirme ve algılaması bir tarafa, aslında Aydınlanma sürecinde bazı düşünürlerce dile getirilen "ilkel zihin", "uygar zihin" nitelendirmesine karşı "zihin"in işlev ve işlemini kendince tanımlamada bir çıkış noktası oluşturduğunu düşünmüştü. Tartışmasının yeri burası değil elbette ama Comte ve Olgucu felsefesini (Positivisme") sanıyorum, bağlamı içinde yeniden gözden geçirmek, bilim ve felsefe alanında sonraki gelişmeleri anlamak için şarttır.
Kavram bağlamında düşünme faaliyeti iki yönde gelişme gösterebilir. Bunlardan ilki kavram bağlamını süreklilik, yani düşünce geleneği doğrultusunda kavrayan yaklaşımdır ki ilkeli olmak şeklinde nitelendirebiliriz. Diğerini "Bağnaz kalmak" olarak nitelendirmenin uygun düşeceği savunulabilir. "Bağnaz kalmak" ile kastedilen, kavram'a başvurmakla birlikte, onun mahiyetini, özünü, varlığını, son çözümlemede, yoksama eğilimi ağırlıklı şekilde sözkonusudur.
Somut bir örnek üzerinde irdelemede bulunabiliriz. Demokrasi meselâ. Özgürlük kavramı da örnek olarak ele alınabilir. "Bağnaz kalmak" yaklaşımında demokrasi kavramı kabul edilir görünürken, onun mahiyeti, özü ya da varlığı, kısaca anlamı, kavram bağlamında ele alınmadığı gibi, yeniden tanımında, yorumunda ve değerlendirmesinde de böyle bir yaklaşıma yer verilmemektedir. Öyle ki, bizzat "bağnaz" (mutaassıp) kavramı üzerinde bile bu yanlış tutumun izlerini gözlemlemek mümkündür.
Özetle bugünlerde, iktidar bağlamında ortaya saçılan mütalaaları "İlkeli olmak" ile "Bağnaz kalmak" ikileminde tasnif çabaları, kavramları bağlamında kopartmak olarak değerlendirmek olasıdır. Onun için en hayatisinden, en basitine kadar karşılaşılan sorunlarda tahlili çözümler yerine bu tartışmaların dipsiz koyusunda ömür tüketilir, tüketiyoruz. Somut örneği Tekel işçilerinin direnişinde ortaya çıkan hak talebine çözüm olarak önerilen "Bağnaz kalmak" ısrarıdır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



