Dünya üzerinde toplam kaç dil konuşuluyor? İlk insan hangi dille konuşmuştu? Cennetin dili hangisidir?
Dilbilimci olmasa da insanların çoğu bu soruların cevabını zaman zaman merak eder. İlk kelimeler, ilk dil nasıl oluşmuş, nasıl ortaya çıkmıştır? Her kelimenin mutlaka bir anlamı var mıdır? Kur’an-ı Kerim’de dil ile ilgili ayetler yer alır mı? Müslümanların dile bakışı ile modern bilimin dile bakışı hangi bakımlardan benzer, hangi bakımlardan ayrıdır? Allahü Teala Adem aleyhisselama hangi kelimeleri(dili) öğretti, bunu tespit edebilir miyiz? Üstün diller ve ilkel diller nasıl ayırt edilir? Benim konuştuğum dil yüce midir, değil midir? Dil Kurumu niçin bu konularda toplumu aydınlatan bilgiler, açıklamalar sunmaz?
Soruları böylece sıralayıp gidebiliriz. İnsanoğlu pek çok şeyi merak ettiği gibi bu soruların da cevabını arar durur. Dil sadece, akademisyenlerin, dilbilimcilerin ilgi alanı değildir, her insanın ilgisini çeker.
Bu ilgi çekici sorulardan başka dünyada bilhassa duyarlı dilbilimcilerin sorduğu ve cevabını daha doğrusu bir çözümünü aradığı sorular da vardır? Örneğin şu anda yeryüzünde kaç dil ölüyor veya ölmektedir? Hiç konuşanı kalmamış bir dil insanlık için bir kayıp sayılabilir mi? “İlkel” ve “barbar” Afrikalıların ve onların şahsında bütün yerlilerin dilleri de ilkel ve barbarca mıdır? İngilizce bütün insanlık için ortak bir ideal ve dil olabilir mi? Bir dilin ölümü bir milletin ölümü müdür? Ölmek üzere olan diller için neler yapılabilir? Ölmüş bir dil olan İbranice nasıl oldu da hem yeniden diriltildi hem de bir devlet dili haline geldi? Türkçe’nin ölüm tehlikesi bulunmakta mıdır? Kaç dil ölüm tehlikesini atlatmış, kaç dil bu tehlikenin içindedir?
Bu soruları gündemimize getiren önemli çalışma Profil yayıncılık (0212 514 45 11) tarafından geçen aylarda basılan Dillerin Katli adlı kitaptır. Cambridge Üniversitesi tarafından 2005 yılında yayınlanan David Crystal’a ait bu çalışmanın birkaç yıl gecikmeli de olsa Türkiye’de yayınlanması son derece önemlidir.
Dilin ölümü ne demektir? Dilin ölümü yazara göre: Bir dil artık konuşanı kalmamışsa ölür, şeklinde açıklanır. 1998’de Edinburg’ta yapılan ikinci TDV konferansında Ole Stig Andersen tarafından anlatılan bir hikâye vardır. Bu hikâyede gerçekten bir dilin ölümüne şahit olur Andersen:
“Batı Kafkasya dili Ubuh... Son konuşanı Tevfik Esenç’in vefat ettiği 8 Ekim 1992’de gün doğarken öldü. Tesadüf eseri aynı gün köye varmıştım. Randevum yoktu ve bu ünlü son konuşmacıyla görüşmek istiyordum. Ancak bir kaç saat önce ölmüş olduğunu öğrenmekle yetindim. Cenaze aynı günün ilerleyen saatlerinde kaldırıldı.”
Dilbilim araştırmacıları Tevfik Esenç’in sesini kaydetmek üzere Türk köyü Hacı Osman’a akın ediyor. Esenç zayıf, nahif bir çiftçiydi. Vaktiyle Kuzeybatı Kafkaslarda konuşulan Ubuhça’nın bilinen son konuşucusu olduğu tahmin ediliyordu. Ubuhça’nın soyunun tükenmesi Karadeniz’in doğu kıyısındaki Soçi’nin kapladığı alanda (Abhazya’nın kuzeybatısında) 1860’lara değin yaşayan Ubuh halkının uğradığı soykırımın nihai sonucudur. Rusya 1860’larda Müslüman Kuzey Kafkasya’yı ele geçirince bütün Ubuh nüfusunu anayurtlarından ayırdı. Dillerin Katli, bizim ilgimizi yukarıda ikinci kategoride yer alan sorulara ve konulara çekmektedir. Tehlikenin farkında mısınız, sorusunu sormamızı sağlayan önemli gelişmeler yaşanmaktadır dünya üzerinde. Quebec’te (Kanada’nın en büyük eyaleti ve Fransızca’nın resmi dil olarak konuşulan tek şehri) 1992 yılında yapılan Uluslararası Dilbilim Kongresi’nde dilbilimciler şu beyanatta bulundular:
“Herhangi bir dilin yok oluşu insanoğlu için telafisiz bir kayıp olduğundan, şu ana dek çalışılmamış veya belgelere yeterince dökülememiş tehlikedeki veya ölmekte olan dillerin, sözlü edebiyatlarının kaydedilmesi dahil olmak üzere, dilbilgisi kurallarının, sözlüklerinin ve metinlerinin tanımlanması için dilbilim kuruluşlarının programlarını teşvik ederek ve mümkünse destekleyerek bu duruma karşılık vermek UNESCO’nun acil görevidir.”
Yine 1995 yılında Tokyo Üniversitesi’nde Tehlikedeki Diller için Uluslararası İşlem Odası göreve başladı. Aynı yıl Amerika’da Tehlikedeki Diller Fonu kuruldu. Fon komitesi açılışta şu cümleye yer verdi:
“Diller tarih boyunca öldü ama şu andaki kadar toplu bir yok oluşla hiç karşı karşıya kalmadık. Dil uzmanları olarak yalın bir gerçekle yüz yüzeyiz: Çalışmalarımızın çoğu gelecek nesiller tarafından kullanılamayacak. Pek çok toplumun kültür mirası gözlerimizin önünde yok olup gitmekte. Öylesine bekleyip hiçbir şey yapmamış olmanın suçunu omuzlayabilecek miyiz?”
1995’te İngiltere’de Tehlikedeki Diller Vakfı kuruldu. Vakıf dünya üzerindeki durumu şöyle özetlemektedir:
“Durum üzerine kafa yoran dilbilimciler arasında dünyadaki dillerin yarıdan fazlasının ölümle burun buruna olduğu yani bir nesilden sonrakine etkin şekilde aktarılamadığı üzerinde fikir birliği vardır. Demek ki biz ve çocuklarımız insanlık tarihinde öyle bir noktada duruyoruz ki, belki de iki nesil içinde dünya dillerinin çoğu ölmüş olacak.”
Dil kaybı konusundaki bilgi ihtiyacı acildir. Dil tarihinin kritik bir noktasında bulunuyoruz ve çoğu insan bunu bilmiyor. Mesele doğrudan bizimle ilgili midir? Durumun ne kadar önemli olduğu ortadadır; ama üzerimize alınmamız için hiçbir belirti veya ciddi bir sebep de yoktur. Bütün bu tehlikenin Türkiye’nin sınırlarından sızması söz konusu bile olamaz. Bu durumun farkında olacak ki dilbilimcilerimiz, ne dil organizasyonları ne de referanslar bölümünde bizden bir isme rastlayamıyoruz.
Profil yayınevine dünyada dikkatle üzerinde durulan konu hakkındaki ciddi bir çalışmayı kazandırdığı ve gündemimize bu konuyu getirdiği için teşekkür ediyoruz.



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



