Allah'ın dini geçmişte ve günümüzde cahillerden çok çekti ve hâlâ da çekiyor. Son yıllarda da "akademisyen" etiketli kişiler katıldı bu kervana... Bundan böyle "akademisyenler", Allah'ın dinine çok sıkıntı çektireceğe benziyorlar. Ne yazık ki onların tahribatı cahillerinkinden daha vahim olmaktadır. Çünkü, pek çok akademisyen Hz. Peygamber'in sünnetini ve "sünnetullah"ı devre dışı bırakarak Kur'an âyetlerini kişisel anlama ve anlamlandırmaları doğrultusunda "Allah'ın dini" diye sunuyorlar. Elbette burada gerçek âlim-akademisyenleri böyle bir yaklaşımdan tenzih ediyorum.
"Üç beş kelime" bilince her şeyi anladıklarını iddia etmeye başlayarak, "belli bir alan bilgisi"yle bütün sorunları çözdükleri veya çözecekleri vehmiyle boylarından büyük laflar etmeye, geçmişte denenmiş "rasyonelleştirme"nin gölgesine sığınıyorlar. Akıllarınca, Kur'an'ı bu zamana kadar kimse anlamamış da sadece kendileri anlamaktadırlar! Kendilerini, bulunmaz hint kumaşı sayarak ümmet-i Muhammmed'e gönderilmiş bir lütuf olarak sunuyorlar. Bu yüzden de müslümanlarla müthiş bir iletişimsizlik yaşıyorlar.
4 Eylül 2010 Cumartesi akşamı, bir televizyon kanalında Kadir gecesi arefesinde "halkı bilgilendirme ve aydınlatma" faslından olsa gerek ki din odaklı bir program yer aldı. Ortada "U" şeklinde bir masa, masanın bir ucunda programın sunucusu, onun yanında programın konuğu, masanın diğer tarafında da her konuda söyleyecek bir şeyleri bulunan programın kadrolu mankenleri vardı. Arkada ise "beş imam"dan oluşan bir ilâhi korosu yer alıyordu.
Programın konuğu İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'inden bir profesördü. Adının başındaki unvanlar yetmediği için, "akademisyen" olduğunu da mutlaka vurgulamak gerekiyor. Zira gerek bu şahıs, gerekse benzer konumdaki diğer kişiler söylediklerini kuvvetlendirmek ve de karşılarındakiler üzerinde "bilimsel baskı" kurmak için, konuşmalarında sıkça "bir akademisyen olarak..." demeyi özellikle tekrarlamayı ihmal etmiyorlar. Sanki, söylediklerinin cılızlığını unvanlarının gücüyle ispatlamaya çalışıyorlar.
"Akademisyen profesör", "Küçük dağları ben yarattım" görüntüsüyle masada yerini alırken, daha işin başında çatık kaş, asık surat ve tepeden bakan tavrıyla kendini, çevresinden ve televizyon başında dinleyenlerden soyutluyordu. Onu dinlerken, bir "ilâhiyat profesörü" olmasına rağmen söyledikleriyle zihinsel ve ruhsal iletişim kurmam mümkün olmadı. Sorulara verdiği aykırı cevaplarla hem soranları hem de dinleyenleri şaşırtmaya çalışıyordu. Pedagoji kurallarını alt üst edercesine, meşhur olarak bilinenlere ve orada dile getirilen her şeye karşı çıkıyor, çok bilmişlik edasıyla cevap verirken de, "Ben söylemiyorum, Allah böyle söylüyor" diyerek kendi anlama ve anlamlandırmalarını Allah'ın bildirdiği mutlak doğrular olarak O'na mal etmeye çayışıyor, güya dinleyenleri bilgilendiriyordu!
"Akademisyen profesör"ün üslûbunda dinleyenleri ikna etmek gibi bir derdi asla yoktu. Anlattıklarını "işinize gelirse!" agresifliği içinde sunarken, "İster al ister alma!" hoyratlığı ile de müslümanların yaptığı her şeye "şirk" damgasını vuruyordu. Hiçbir programda görülmeyen bir biçimde, "imam koristler" olup bitenlere dayanamayarak "akademisyen profesör"ün sözlerine müdahale etmek zorunda hissettiler kendilerini... Program, programın aslî kişileri dışına çıktı, koro üyeleriyle "akademisyen profesör"ün arasında cereyan etmeye başladı.
Bu arada, programa telefonla müdahil olan bir başka ilâhiyat profesörünün de, "akademisyendaş"ına arka çıkma gayretkeşliği içinde, koristlere hadlerini bilmelerini söyleyerek, "Karşınızda bulunan kişi bir akademisyen, ona itiraz edeceğinize, dinleyip istifade ediniz" mealli çıkışı ile "imam koristler"i hizaya getirme gayreti, programı hedefine ulaştıran ve sunucusunun büyük keyif almasına sebep olan bir tavırdı.
"Akademisyen profesör" tarfından, koristlerin okuduğu, hatta diğer bütün ilâhilerin, bu arada Süleyman Çelebi'nin Mevlid'inin sözlerinin bile şirkle dolu olduğu, dolayısıyla bunların söylenmemesi ve dinlenmemesi gerektiği "bilimsel yargısı" dillendiriliyordu.
Ayrıca, Hz. Ömer tarafından kurumsallaştırıldığı herkesçe bilinen ve ramazan ayında kılınan teravih namazı için, Hz. Peygamber'in hayatında bu namazı hiç kılmadığını, dolayısıyla Müslümanlık'ta böyle bir namazın olmadığını söylemesi de, onun bu sözleri söylediği sırada teravih namazı kılmakta olan müslümanları cürm-i meşhût halinde yakalıyordu. "Akademisyen profesör"ün konuşmasına ve televizyon ekranında imamlarla giriştiği tartışmaya sonuna kadar tahammül edemedim, sinirlerimi daha fazla yıpratmamak için televizyonu kapatmak zorunda kaldım. Ama onun şirk dediği, peygamber âşığı merhum Ali Ulvi Kurucu'nun sözlerini yazdığı, "Sevdim seni mabuduma" ilâhisini camide teravih namazı arasında dinlediğimde yakaladığım imanî şevki, hazzı ve heyecanı, onun din adına yaptığı konuşmada hiç mi hiç tadamadım.
"Akademisyen profesör"ün söyleminde, yoğun bir biçimde akla müracaat vardı, fakat gönül hiç yoktu; çakıl taşlarıyla dolu bir yolda gider gibi takur tukur ilerleyen konuşmasında, Allah'ın âyetlerini aklıyla anlamlandırıyor fakat bunlardan gönlüne hiçbir şey yansımıyordu. Dolayısıyla gönüllere de giremiyordu. İslâm'ın imanının öncelikle bir gönül meselesi olduğunu bilmek ve görmek gerekir. Muhterem bir zatın söylediği gibi, "Sen aklı terket, akıl akılsızlara gerek" sözünü hatırladım. Elbette buradan akılsızlık çıkmaz, fehmetme meselesidir önemli olan...
Geçen gün, akılcı yaklaşımlarıyla tanınan, "gönlü, aklına yeni gelmiş" bir ilâhiyat profesör, "Keşke Ahmet Hamdi Tanpınar'ı öğrenciliğimde tanısaydım" diyordu. Bu sözleriyle şiir okumadan, roman okumadan, hikâye okumadan "duygusuz" din âlimi olmanın eksikliğini ifade etmeye çalışıyordu.
Mâlumdur ki ruhsal iletişim, toplumsal iletişimin temelini oluşturur. Din mâneviyattır. Mâneviyat yani gönül olmadan dinin kapısını aralamak zordur dostum! Bütün müslümanların gönlünü yıkarak / kırırak din âlimliği olmaz diye düşünüyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




