Otobüs durağı tıklım tıklım dolu... Vatan caddesinin trafiği ağır aksak ilerliyor... İş-güç telaşından, durakta bekleyen yolcu adayları, gelen her otobüsün levhasına ümitle bakmakta. Eğer beklediği otobüs geldiyse, kendini şanslı sayıyor. Kalabalığa rağmen otobüse binebilirse, ne ala...
Yoğun trafik akışından dolayı gri bir jeep ağır ağır ilerliyor. Sürücüsü başörtülü genç kız, renkli kıyafeti ile dikkat çekiyor. İri kara bir gözlük takmış, etrafıyla göz temasına bile girmiyor.
Otobüs durağında ise elinde bir gazete olduğu halde başörtülü başka bir kız dikkatimi çekiyor. Muhtemelen üniversite öğrencisi. Trafik gevşeyince, jeep sürücüsü gaza basıyor ve önümüzden süzülüp gidiyor.
İki farklı başörtülü genç kız profili: Biri jeepte, biri otobüs durağında. Şimdiki Türkiye'nin bir özeti gibi.
Tuhaf bir fotoğraf karesi.
Müslüman olarak sınıf(!) atladık belki. Bundan on yıl önce başörtülü bir kız jeep kullanacak deseler inanır mıydık?
Türkiye'de burjuva olmadığından, Cumhuriyeti kuranlar kendi oligarşisini yani "burjuvazi"sini oluşturdu. Osmanlıda sınıf farkı yoktu. Dolayısıyla "burjuva" kavramı da yoktu. Çünkü Osmanlı'da toplum yapısı olarak "burjuvazi" adını verebileceğimiz bir sosyal statü yoktu. Osmanlı toplumu, merkezi niteliği ağır basan bir siyasi idari sisteme sahip olduğundan "kul ve din" bürokrasisi karşısında güçlü toplumsal zümrelerin ortaya çıkması belki "a-yan" sınıfıyla mümkün olmuş... Ama yine de "a-yan"ın toplumsal, siyasal ve sosyal konumu hatta işlevi bakımından asla "burjuvazi" kavramı ile karşılaştırılamayacak kadar zayıftı.
Cumhuriyetin ilanından sonra, Mustafa Kemal'le başlayan bir "ayrışma" daha sonra İsmet İnönü'nün "Milli Şef" döneminde de boy gösterdi. Kendini "burjuva" sanan tipler halktan kopuk, milleti hor gören ve bu toprakları bir "derebeyi" gibi yönetme hakkına sahip olduğunu sanan hödüklerdi.
Ya "Levantenler?" Batıda sanayi devriminin de etkisine rağmen toplumsal yapıda giderek güçlü şekilde ortaya çıkan bir sınıftı. Ne var ki, bunun etkisi de bürokrasi karşısında oldukça sönük kaldı. Cumhuriyetin kuruluşundan 1960'lara kadar güçlü asker ve sivil bürokrasi sınıfı karşısında sermaye, gayrımenkul sahibi ve rantlarla geçinen "sınıfın" etkisi marjinal noktada seyretmiş... 60'tan itibaren toplumun siyasi/idari sistemini ciddi şekilde etkileyen, Batı'yı taklit eden bir yoz burjuvazi sınıfı yavaş yavaş teşekkül etmiş... Kimlerden oluşuyordu bu sınıf? Elbette Türkiye'nin siyasi hayatına damga vuran ve toplumsal hayatı ciddi şekilde yasal düzenlemelerle yön veren "askeri sınıf"tı. Demokrasi dışı uygulamalara "meşruiyet" kılıfı altında üzerine düşeni(!) yapmış, öyle ki bu zümre kendilerini anayasal güvence altına alarak, hayatlarını idame etmiş.
Demokrasi dışı müdahaleler çare olmadı ve halk kendine yapılan darbelerle başa çıkarak, yarasını sardı. Her darbeye sandıkta cevap verdi. Bu "zümre" de yavaş yavaş ortadan kaybolmaya yüz tuttu. Türkiye'nin sanayileşmesi ve kentleşmesi de hızla sürdü.
Gün geçti, devran döndü. "Temiz siyaset" söylemiyle yola çıkanlar sekiz yılı geride bırakırken, iktidarın nimetlerinden faydalanarak kendi "burjuvazisi"ni oluşturdu bile.
Bazı "Muhafazakâr Müslümanlar" içinde bulunduğu iktidarın nimetiyle avantaj sağlarken, toplumdaki yozlaşmayı da hızlandırdı. Siyasi partileri atlama taşı olarak kullananlar bu iktidarın bünyesinde çöreklendi.
Bir anda zengin olup da ne oldum delisi olanların ruh halleri çok sağlıklı bir yapı oluşturmadı ne yazık... Kimi iktidar nimeti içinde yüzenler, maalesef bulundukları makamı hak etmedikleri için beraberinde kibir ve höykünmeyi de beraberinde getirdi.
İktidara gelen ile getiren arasındaki fark, zamanla "uçuruma" dönüştü. Çünkü iktidarda olanlar geçmişi hatırlatacak ne varsa önce "değiştik" mesajıyla daha sonra "inkar" ederek red-di miras yaptılar.
Lüks ve pırıltılı yaşam onların vazgeçilmez hayat stantardlarından biri oldu. Her güne bir takım elbise ve altlarında son model araçlar eksik olmadı. Lüks rezidanslarda oluşturdukları "getto"larda yaşamaya başladılar.
Gerçekten her iktidar kendi zenginini oluşturdu. Anadolu aslanları diye tanıdığımız zümre, dün MÜSİAD'la kolkolaydı. Şimdi TÜSİAD'la el ele...
Bu yüzden jeepe binen ve kendini aristokrat zanneden sonradan görme bir genç kız, otobüs durağında ona oy veren genç kızı artık görmemeye başladı.
Son sekiz yıldır siyasete damga vuran zihniyeti iktidara getirenlerle konuşuyorum bazan. Buruk içindeler, sıkıntıları var, dertlerini içine gömüyorlar. İç dünyalarında özeleştiri yapıyorlar. Ama bunu dillendirmekten kaçınıyorlar.
İktidarda oturan hükümet aslında temel meseleleri bir türlü halledebilmiş değil. Gelir dağılımındaki adaletsizliği söylemiyoruz. Zengini daha çok zengin eden ekonomik politikaları da...
Müslümanların temel hak ve hürriyetleri konusunda doğru dürüst bir iyileşme meydana getirdiğini söyleyebilir misiniz?
Hatta kötüleşti. Başörtüsü problemi, İmam Hatip okulları, Kur'an kursları ve diğer konular... Sıkıntı kartopu gibi, zaman geçtikçe büyüyor. İktidar kendisini iktidara taşıyanların hukukunu bir "süreç"e bıraktı, zamana yaydı.
Sosyal dengelerin yavaş yavaş bozulması boşuna değil. Toplumu için için kemiren ve bir virüs gibi yayılan "ahlaksızlık" rüzgârı yakında fırtınaya dönüşürse şaşırmayın.
Ben ne dış politikada uyguladıkları politikayı ne de iç politikadaki uygulamaları eleştirecek değilim. Bu başlı başına ayrı bir konu. Ancak bu iktidarın uyguladıkları reel politikalarla birlikte sosyal bir patlamanın eşiğinde olduğumuz gerçeğini unutmamak gerektiğini düşünüyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



