"Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,"
"İslâmı uyandırmak için haykıracaktım."
"Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak,"
"Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım!.."
M.A.Ersoy
Milletlerin hayatında bazen insanın kanını, bazen de top yekun bir tarihi donduran olaylar cereyan eder... Böylesi fevkalade, ender-i nadirattan olan günler; belki de etkisini hafifletebilmek için kimi zaman "görülmedik olaylar" , "yüz yılın hadisesi", "az rastlanılan vakıa" gibi...dozu kontrola alınmış söylemlerle kamuoyuna takdim edilir. Kimi zaman da, zararsız bir feraceye büründürülerek "milat" nitelemesiyle kamufle edilir...
Bu öyle bir oyundur ki, sorumlular bizzat kendi ürettikleri sorunları "fail-i meçhul" kasasında muhafaza eder, hatta çoğu zaman "hırsız-ev sahibi" oyununda baş rolü oynarlar. Çıkardıkları oyunla uluslararası ödüller bile alırlar...
Oyunlarının da, artistliklerinin de; "kara leke"yi simgeleyen kömürden mülhem makyajlarının da...bütün ömrü bir mevsime yetmez.
Bu oyunun esası: "o da yalan, bu da yalan; al biraz da sen oyalan..." Neticede ise müthiş bir hayal kırıklığı... Merhum hocamızın dediği gibi başını-gözünü taşa-kayaya çarpıp kan-revan içre olduğu halde kurtuluş kapısına sarılmak... Ve bütün nedametiyle "Eyvah bu bâzîçede bizler gene yandık, zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık" hıçkırıklarında boğulmak...
Cenabı Allaha sonsuz şükürler olsun ki, her zaman bu gidiş böyle değildir. Hidayetin, ferasetin, idrakin, izzet ve itibarın hakim olduğu hallerde "Nizam'ın, Selamet'in ,Refah'ın, Fazilet'in..." ve nihaî beklenti olan "iki cihan Saadeti"nin izi sürülür, ona ulaşmanın çareleri aranır...
Elbette bunlar kendiliğinden olmaz. Âlim, fâzıl, âkil; söylediğini bizzat yaşayan, hayat tarzıyla da ümmete örnek olan sadık rehberlere ihtiyaç vardır.
Elbette her asırda bu sadık rehberler önderlik yapmışlardır. İcraatlarına, mücadelelerine, kendi değerlendirmelerine, çektiği çilelere, ümmetin değerlendirmelerine baktığımızda merhum Hocamız hayr ile anılacaktır...
1969 öncesi ilmi, kültürel ve fiili mücadelelerini takip eden yıllar, ülke siyasetine; elbette yalnız Türkiye'ye değil, İslam âlemine; hatta bütün bir insanlık alemine sadık bir rehber olmuştur.
Merhum Erbakan hocamızdan başka siyasiler de tanıdım; Onların hemen tamamı "tıpkısının aynısı" olmaktan kendilerini bir türlü kurtaramadılar. Her birinin sırtında iki satılık "şerh: Biri diğerinin aynıdır..." ve noter mührü...
"Ben bugüne kadar ne yaptımsa Allah rızası için yaptım; bundan sonra da nihaî gayem C.Allah'ın rızasından başkası olmayacaktır.."
Bu İlâhî ve nihai heyecanı acaba herkes kavrayıp gereğine tevessül etti mi?.. Tabir caiz ise hep bu sualle yatıp-kalktık... Bu sualde umutlar vardı, harcanmış ve tüketilmiş ömürlerin bedelleri vardı... Bu sualde elbette korkular da vardı. Umutlarla korkular...
Beynel havfi verreca, beynennevmi velyakaza... kadar birbirine yakın ve bir o kadar da birbirinden uzak kavramlar...
Bütün bu keşmekeşlikleri bir usta el, mana eri bir gönül, hayatı ümmete vakfedilmiş Allah dostu, "Men bende şüdem, bende şüdem, bende şüdem... Men be haclet, be ser üfkende şüdem... Her bende şeved şâd ki azad şeved... Men şad eza nem ki, türa bende şüdem..." ( ben kul oldum, kul oldum, kul oldum... Mahcubiyetimden dolayı başım göğsüme düşüktür... Her kul azad edildiği zaman sevinir... Ben ise kulluğuna kabul edilirsem sevineceğim...) Bu güzel sözleri diline vird edinmiş ve hayatına düstur ittihaz etmiş biri... Tevazuda zirve zât... Merhum Erbakan...
Kurduğu sistemle, tembih ve tebliğiyle yalnız düne, bugüne değil; öyle anlaşılıyor ki yarınlara da ışık tutmuş... Onca hile, desise, kin, ihtiras, akıl fukaralığı, vefa ve sadakat iflasına rağmen bulunduğumuz nokta ve sergilenen asil manzara Milli Görüş ve ümmet için ümit vericidir.
Bu gidiş Milli Görüş'ün ikinci 40 yılına gidiştir. Daha nice kırklı yıllara...
Mazlum ezilir zulmün elinden gücü yetmez!..
İmanım o dur ki: Bu mezalim böylece gitmez!..
Mazlumlara imdat edecek Rab-bi Teâlâ;
"Zalimlere bir gün dedirir hazreti Mevlâ..."
"Tallahi lekad âserekellahü aleynâ..."
Olağan 4. Büyük kongremizdeki ihtişam ile tevazuu elbette herkes değerlendirecektir. Amma ne var ki Milli Görüş'ün geçmişinde teneffüs etmiş, birinci 40 yılın hadimleri hak ettikleri manevi ödüllerin itiraza uğramamasını da korumak ve kollamak zorundadırlar. Hatta bu birinci ve ikinci kuşakların ecirlerini korumaları, bunun için de şu veya bu sebebi bahane ederek kenar-köşe kaçmaları davanın asıl sahibi ve sahipleri tarafından da asla hoş görülemez...
İsim vermek gerekmez; herkes kolayca tahmin edebilir ki davayı zayıflatabilmek için tedarik edilmiş "soku sallayıcı" larla, "soku sallayanın hınk deyicileri" her yolu kullanmışlar, şükür ki başarılı olamamışlardır.
Bu olağan 4. kongredeki heyecanın, muhabbetin, içtenliğin; MSP ve RP dönemlerindeki hasbiliğin yavaş-yavaş uç vermeye başladığını görüyor, C.Allah'a şükrediyoruz.
"Milli Görüş'ün" ne manaya geldiğini bilenler için, O'nun gelişmesinden rahatsızlık duymak ne kadar abestir yâ Rabbî!.. İlkelerine ve uygulamalarına baktığımızda, icraatlarındaki mana ve mefhumu anlayabildiğimizde, O'nun varlığından ve hizmetlerinden dolayı şükretmemek; nimete karşı şükür eksikliğidir... Ve gene bilirler ki: "Eğer siz şükrederseniz, C.Allah nimetinizi artırır..."
Milli Görüşçüler bunu bilir, şükrün gereği olarak da "çalışmak, ilkelere uygun ve hikmete mebnî çalışmak, gene çalışmak..." derler... Hem de seçimlerin yapıldığı ertesi günde işe koyularak...
Milli Görüşçüler bir hususun daha farkındadırlar: Millet'in, insanlığın, Ümmetin... "Kurtuluşu Milli Görüş'ün" başarısına bağlıdır... Milli Görüşçüler, Millete ve ümmete karşı sorumludurlar...
Ve tabii hocamızın manevi alemdeki himmet, himaye ve denetiminin de farkındadırlar... Çünkü, Allahü alem O şehittir ve şehitler ise diridirler...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



