Geçtiğimiz hafta bir biri ardından iki kültür adamı vefat etti. İkisi de bir dönem çok tanındığı halde, biriyle ilgili haberler bütün gazete ve televizyonlarda yer aldı, diğeri ise ölümü ve cenaze töreniyle çok az yayın organında haber konusu oldu. Mesela Abdurrahman Dilipak başka yazarlardan daha zor ve haksız bir dâva ile yargılanırken haber konusu olmuyor da daha basit bir yargılama basında çok geniş haber ve tartışma konusu olabiliyor. Bu tür tuhaflıklara kanıksanacak kadar alışıldı, ama hiç de tabii değil.
O yüzden, Halit Refiğ haberlerine geniş yer veren merkez medya gibi Ergun Göze'nin ölümü ve cenazesiyle ilgili haberlere duyarsız kalan öteki medyanın tavrını da anlamak mümkün değil. İnternet sitelerinde yer alan haberi telefonlarla birbirlerine bildirenlerin gazetelere neden bunun hesabını sormazlar, anlamak gerçekten zor. Halbuki ikisi de bu toplumun temel meseleleri üzerine kafa yormuş, iki ayrı çevrede eser verseler de birbirini önemsemişlerdir.
Ben ikisi hakkında daha önce yazılar yazıp eserlerini ve görüşlerini önemsediğim için, bu haksızlığa dikkati çektikten sonra, ikisinin de farklı dünya görüşleriyle sergiledikleri toplumun tarihi ve kültürel değerleriyle ilgili sorumluluklar üzerinde durmak istiyorum. Çünkü aydın sorumluluğu bunu gerektirir; insan ölür eseri ve önemli fikirlerinin sorumluluğu kalır.
Ergun Göze'nin mesajı
Bazı fikirlerini ve taşıdığı sorumluluğun önemli bir kısmını benimsediğim, köşe yazarı, mütercim ve nâşir olarak 40 yıldan fazla tanıdığım Ergun Göze'nin ölümünü, cenazesi kaldırıldıktan sonra öğrenmiş olmak, doğrusu üzüntümü ikiye katladı. Çünkü insanların dost bildiklerine karşı borçlarından biri de cenazesinde bulunmak ve elbette hayır dua etmektir.
Geçen yıl bir kalp ameliyatı geçirdiğini öğrenince, geçmiş olsun dileğiyle sahibi ve yöneticisi bulunduğu Boğaziçi Yayınları'na gitmiştim. Rahmetlinin ölümü şöyle haber oldu:
"Türk basınının güçlü kalemlerinden gazeteci-yazar Ergun Göze, vefat etti. Edinilen bilgiye göre, 78 yaşındaki Ergun Göze, Kadıköy'deki evinde dün rahatsızlanarak hayatını kaybetti. Ergun Göze'nin cenazesi, bugün öğlen Merkez Efendi Camisi'nde kılınacak cenaze namazının ardından, Merkez Efendi Mezarlığı'nda toprağa verilecek."
Basında "Tercüman'ın sembol ismi" diye anılan ve "Gazetecilik ufkumu açtı" dediği belirtilen Ergun Göze, 'Yaşasın Hatıralar' adlı son kitabını değerlendirirken, gazetecilik ve yazı hayatının, "Bir mikrop gibi insanın içine girdi mi, bir daha çıkmayacağını" ifade etmişti. Yaptığı röportajlar dolayısıyla bir çok insanla, fikirle ve ülkeyle tanıyıp pek çok ülkeyi dolaşmıştı.
Bu sütunda onu konu edinen bir yazı yazmıştım. "Sağı ve Solu ile Aydınlarımızı İhanet İçinde Gören Farklı Bir Aydın Portresi: Ergun Göze" adını taşıyan bu yazının bazı paragraflarını buraya alıyorum. Böylece onu, sevdiğini daha sonra öğrendiğim ifadelerle anıyorum:
"Ergun Göze ismini ben ilk kez Bâbıâli'de Sabah gazetesinde köşe yazarı olarak gördüm. Onun üslubundaki sıcaklık beni sardı. Bu yazıların iki belirgin özelliği vardı: Biri yazarının zekâsı, diğeri de üstadı Peyami Safa gibi kısa bir köşe yazısında "kitaplık meseleleri" halletme çabası. Tabii bir de Anadolu çocuğu olarak meselelere bize özgü bir sıcaklıkla yaklaşması. Bu yüzden Necip Fazıl yazdığı için aldığım gazetede onun yazılarını da okudum.
Bir süre sonra gazetede yazmaz oldu. Bu arada, Meşhurların Son Sözleri, Anadolu Sahabeleri ve Peyami Safa - Nazım Hikmet Kavgası adlı ilk kitapları yayınlandı. Bunlar, 30'lu yaşlardaki araştırmacı genç yazarın heyecanıyla yazılmıştı, ben de aynı heyecanla okudum.
Daha sonra Ergun Göze, bir dönemin en büyük tirajlı gazetelerinden olan Tercüman'da köşe yazarlığı yapmaya başladı. O dönemde Ahmet Kabaklı ve Tarık Buğra ile birlikte gazetenin en çok okunan isimlerinden biriydi. Kabaklı Hoca Türk Edebiyatı kitabı ile dergisine, Tarık Buğra da edebi eserlerine bağlı olarak okuyucu ilgisi görüyordu. Onlar kadar edebi kariyeri olmayan Ergun Göze ise, zekası, kültürü ve çalışkanlığıyla yazılarını okutuyordu.
Peyami Safa'nın son günlerinde nâşiri olmuş, arkadaşlarıyla kurduğu Bâbıâli Yayınevi'nde üstadının Sosyalizm, Nasyonalizm ve Mistisizm adlı son kitaplarını yayınlamıştı (1961). Bu kitaplardaki bilgileri hep önemsemiştir. Böylece yayın dünyasına girmiş, Bâbıâli'de Sabah gazetesinin de yayın yönetiminde görev almıştır. Gazetede anlaşmazlık çıkınca da ayrılıp avukatlık bürosu açmış, pek çok duruşmada Necip Fazıl'ın avukatı olmuştur. Necip Fazıl, Cemil Meriç ve Fethi Gemuhluoğlu ile sık sık görüşüyor, onların söz ve yazılarından "Köşebaşı" adlı sütununa nakilleri yapıyordu. Bu da yazılarını daha çok ilgi çekici kılıyordu.
Epeyce bir zaman sağcılığı temsil ettiği söylenen Ergun Göze'ye göre, Türkiye'de aydınların sağı da solu da ihanet içindedir. Sağcılar dinî bir dâvayı sekülerleştirmek, solcular da seküler bir dâvayı dinileştirmek gibi bir sapmayı sürdürmüş ve kaos ortamı meydana getirmişlerdir. Ona göre, Türk solunun ahlakî bakımdan da çok büyük rahatsızlıkları vardır. Milliyetsizlik ve kültürsüzlük bakımından dünyada benzerleri yoktur. Bu eleştirisinde büyük ölçüde üstad bildiği Peyami Safa ile Necip Fazıl'ın şahsi tecrübelerine ve müşahedelerine itibar ettiği gibi, Fransız Solu ile bizimkileri karşılaştırmasının da etkisi olduğu muhakkaktır. Burada, Peyami Safa'dan naklettiği bir sözü hatırlatmakta fayda var: Bu kadar haklı olmaya hakkı var mı? Çünkü bu yüzden Ergun Göze'nin çok düşman kazandığını görüyoruz. Bazı ön yargılarını ve hatta zamanla gerçekleşen sezgilerini keşke hemen söylemese ve yazmasaydı diyorum. Bu kadar vukufa ve öngörüye bu toplumun tahammülü yok... Bilenin de susması mümkün mü?"
Evet, kesinleşmiş bazı görüşleri yüzünden genç politikacıları çok sert eleştiriyor ve pek çok şeyi Peyami Safa, Necip Fazıl ve sık görüştüğü Cemil Meriç gibi değerlendiriyordu. Halbuki gençler onda bu isimlerle Fethi Gemuhluoğlu'nda gördükleri yetkiyi bulmuyordu. O yüzden de basın ve kültür çevrelerinde onun mesajına karşı ilgisiz bir tavır göze çarpıyordu. Bunu değiştirme çabasına yönelen söz konusu yazımın pek de etkili olduğunu söyleyemem.
Halit Rrefiğ ile sinema sevdası
Halit Refiğ, Robert Kolej Mühendislik Bölümü'nde okuduğu halde daha çok sinema yazılarıyla dikkati çekti. Kore'de askerliğini tamamladıktan sonra, Atıf Yılmaz'ın Yaşamak Hakkımdır isimli filmin asistanlığı ile sinema alanında ilk çalışmaya başladı. İlk film Yasak Aşk'la yönetmenliğe başlayan Refiğ, Şehirdeki Yabancı, Gurbet Kuşları, Haremde Dört Kadın ve Bir Türk'e Gönül Verdim filmleriyle çeşitli film festivallerinde çeşitli ödüller kazandı.
Ulusal Sinema Kavgası adını verdiği kitabıyla başlattığı teorik tartışma, Yeşilçam sinemasının bir Türk Sineması haline gelebilmesi için gerekli şartları her çevre için düşündürmeye başlattı. Yücel Çakmaklı'nın Milli Sinema, Yılmaz Güney'in de Devrimci Sinema öncülüğüne giriştiği bu dönem, aslında bir halk sanatı olarak ortaya çıkan sinemanın her çevreden ciddi tartışmalara konu olmasına, usta yönetmenlerin de özgün tavırlar yansıtmasına yol açtı.
Biz de o dönemde bu sinema tartışmalarına MTTB Sinema Kulübü çevresinde girmiş ve dünya görüşümüz açısından dikkati çeken filmleri göstererek yönetmenleriyle seminerler ve açıkoturumlar yapmıştık. Ben de bu dönemde yayınlanan Halit Refiğ'in kitabı üzerine geniş bir değerlendirmeyle sinemaya ilgi duyanların kültürel bir sorumluluğu olduğunu yazmıştım.
Halit Refiğ, TRT adına çektiği Aşk-ı Memnu adlı televizyon diziyle belli bir anlayışa öncü oldu. TRT adına Kemal Tahir'in Yorgun Savaşçı adlı romanından uyarladığı filminin yakılması onu şaşırttı. Bu film ancak 10 yıl sonra televizyonlarda gösterildi. Televizyondan sonra Teyzem, Hanım, Karılar Koğuşu, İki Yabancı, Köpekler Adası gibi filmler çekti, pek çok ödül kazandı. Halit Refiğ, başarılı filmleri kadar düşünceleriyle de dikkati çekmiştir.
Bence her şeyi sinema çevresinde öğrendiğini söyleyen ve toplumla çok doğru bir diyalog kurmaya çalışan bir sinemacıydı. Türkiye'nin her bakımdan geliştiği 1960 sonrası dönemde sinema alanında Halit Refiğ'in savunduğu ve Kemal Tahir ile beraber geliştirdiği çok görüş ve anlayış var. Bunlar sinemada olumlu sonuçlar vermiş ve ulusal sinema bilincine önemli katkılarda bulunmuştur. O, Türk sinemasına ve kültürümüze elli yılda kalıcı izler bırakmıştır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




