Kalbinde zerre kadar vicdan barındıran bir insanın, 77 kişinin ölümüne sebep olan Norveç canisini protesto ettiğinden ve ona fena halde öfke duyduğundan zerre kadar kuşkum yoktur. Elbette canilik ve cinayetlere karşı nefretimizi hep birlikte dile getirmeliyiz. Bununla yetinmeyip cinayetlerin önlenmesi için ne gibi ciddi önlemler alınması gerektiğini düşünmeliyiz. Günlük hayatta, muhtevasında cinayeti barındıran her şeye karşı reflekslerimizi diri tutmalıyız. Fakat bu insanları caniliğe sürükleyen süreci de iyi okumaya çalışmalıyız. Adını bile anmak istemediğim Norveçli, niçin canileşti ya da Norveçli'yi bu sürece iten sebep ne idi?
Bir "insan" durup dururken böylesine büyük bir vahşeti işleyemez. Fakat işledi, niçin? Ortada aklî / zihinsel bir sorun olsaydı, bu kişiye de olaya da başka türlü yaklaşılırdı. Böyle bir şey olmadığına göre onlarca insanı öldürmeyi düşündüren caniliği, bu kişinin zihninde meşrulaştıran sâikler nelerdi?
Olaya düşünsel düzlemden baktığımızda, en dar anlamdan en genele kadar, oluşturulan ve sürekli körüklenen "ötekileştirme" olgusunun her daim medya vasıtasıyla ve fısıltı gazeteleriyle kulaklara üfürülmesi yüzünden, her bir bireyin fırsat buldukça bunları eylemleştirmeyi düşünmesi veya eylemleştirdiği zaman da görmezden gelinmesi nasıl bir anlayıştır? Okulda, sokakta, trafikte, iş yerinde, hâsılı hayatımızın her evresinde ve anında bu tür görmezlikleri hep yaşıyoruz.
Tek başımıza, bunları önleme veya cevap verme adına bir şeyler yapmaya kalkışmamız, bizi de tersinden aynı kulvara sürüklemektedir. Adaletin işlemediği zamanlarda, adalet adına mafyalaşmak gibi... Çevremizde ve dünyada sürekli düşmanlık, ayrıştırma, ötekileştirme gibi söylemler zihinlerden dillere, dillerden fiiliyata dönüştürülürken bunların nerede ve nasıl duracağını kim kestirebilir ki?
Akıllı ve iradeli bir varlık olarak insanın, türünden birinin ayağına diken battığında, "acı duymak" ve "acıyı paylaşmak" yerine; "oh olsun!", "beter olsun!" denmesinin altında yatan psikolojiyi "kızmadan" anlamaya çalışmak durumdayız. Günümüz dünyasında, insanların ve ülkelerin birbirine uzaklığı ve yabancılığı diye bir şey kalmadığını hepimiz biliyoruz. Bu yüzden dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, zihin dünyamızda insanları kategorize etmekte hiç de güçlük çekmiyoruz.
Söz gelimi bazı insanlar için "Bunlar Amerikalı" dendiğinde, Amerika'ya karşı olan negatif tavrımız, bir çırpıda bütün Amerika'nın ve Amerikalılar'ın defterini dürmektedir. "Türk" dendiğinde de birilerinin benzer olumsuz hisleri taşıdığını anlamak, kehanet gerektirmiyor elbette. İnsanların böylesi kolaycı bir toptancılığı benimsediğini söylemek istiyorum.
Tahrikler ve tahrikleri besleyen düşünceler insanları "tazyik" etmektedir. Sürekli aynı yerlere ateş edilerek, geçmişten ve günümüzden örnekler verilmek suretiyle genç beyinlerin dejenere edilmesiyle, insanlığın felâketlere sürükleneceği gayet iyi bilinmektedir. Zaten "birleştirmek, bütünleştirmek" yerine insanları ayrıştırmanın amacı da bu değil midir?
Günümüzde, her an her yere anında ulaşma imkânı veren teknolojinin kullanılmasıyla zihinler sürekli tahrip ve tahrik edilmektedir. İletişim vasıtaları zihinleri ve gönülleri devre dışı bıraktırmaktadır. Acımasızlığın boyutları o kadar çabuk genişliyor ki, dağ başındaki çoban bile "sevmesi" gerekirken, daha fazla süt, et vb. alacağım diyerek sahibi olduğu hayvanın kimyasını bozarak ona zulmetmektedir.
Ülkemizde de Norveçli caninin düşüncesinin benzeri söylem ve eylemleri paylaşanların varlığını nasıl görmezden gelebiliriz? Yıkmak, yakmak, yok etmek adına insanlar Neronlaşmaktadırlar. Toplumun değerlerinin sürekli hor görülmesi, aşağılanması, hatta bunlar da yetmezmiş gibi söz konusu değerlerin öğrenilmesine, yaşanmasına yasaklar getirilmesi, mâşerî vicdanda hınca dönüşmektedir. Ancak, milletimiz "dinî ve millî" bir anlayışa sahip olduğu için böylesine dozu yüksek olayları, tahriklere kapılmadan sinesine çekmeyi, zulmün son bulması için sabırla bazan "fiilî" bazan da "sözlü dua" etmeyi yeğlemektedir.
Meselâ geçmişte üst rütbeli bir kısım ordu mensubunun tutumları sürekli gerginlikleri tetikleyip hükümet krizlerine ve toplumun ilerlemesine engel oluşturuyordu. Bunlardan -"halk" demiyorum- "millet" mağdur, mazlum ve üzgündü. Ordu üst yönetimindeki istifalardan bu kez millet memnun oldu. Basına yansıdığı kadarıyla, istifalarla ilgili "Son kale de düştü" diye açıklama yapan İsrailli yetkililerin şuur altını yansıtan "üzüntü" beyanları oldukça manidardır. Milletin mâşerî vicdanında "Peygamber ocağı" olarak görülen bir kurumun geldiği bu halin, herkese bir şeyler söylüyor olması gerekir.
Zihinlerindeki "ak ile kara" yer değiştirdiği için, okumak isteyen masum gençleri kendi ülkelerinde / evlerinde suçlu gibi gösterip, onların zihin ve gönül dünyalarını yıkmanın ne gibi zihinsel ve ruhsal tahribata sebep olduğunu kestirmek için öncelikle "insan olmak" gerekir. Gençlerin, anne babaların, ablaların, kardeşlerin gönül ve zihinlerinde oluşan bu tahribatı bir kalemde silmek mümkün müdür? Bunların kişisel ve toplumsal hayata yansımaları nasıl olmaktadır? Ne yazık ki, bu zamana kadar ateş hep düştüğü yeri yaktı.
"Kanun da benim, kural da benim" deyip yapılan kanunsuzluklar "haksızlıklar"ın tohumu oldu, haksızlık yapıldıkça da tohum hınca dönüştü. Bu elektriğin alınması ancak adaletle mümkündür. Bizler akrebin akrepliğini yapmaktan vazgeçmeyeceğinin farkındalığı ile, iyilik ekmeye devam edelim. Çünkü biz geleceğe talibiz. "Eğitime devam!"


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



