Uzun bir süredir, gelişen süreç üzerine böyle bir yazı yazıp yazmama konusunda oldukça tedirgindim. İnanç ve iman konusunda bir başkasını töhmet altında tutmak, ya da öyle olduğunu düşünmek ne kadar sağlıklı olabilir, ne kadar yerini bulabilir diye dikkatli ve özenliydim. Bir başkasının bir başka dine inan getirdiğini söylemenin riskini de göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Fakat dikkatli bir bakış ve duyarlık ile olanı biteni anlamak hiç de zor olmasa gerek.
Bunu, belli bir medya grubunun, onları yönetenlerin dil anlayışına, kavramları kullanışına ve belli kesimlere ve cemaatlere bakışta ve tutumda bazı şeyleri görmek hiç de zor olmasa gerek. Sekülerizmin keskin savunucularının, İslâm dini ve onun kurumları olunca nasıl bir yüz ve ruh hali içinde olduklarını çok rahat görebilmekteyiz.
Kendilerini sekülerizmin savunucuları olarak görenler, yeri geldiğinde Diyanet işleri başkanına ve din önderlerine teslis gereği haç çıkarıp çıkaramayacaklarını bile sorabiliyorlar. Papa’nın Sultanahmet Camii’ndeki huzur duruşu da Hıristiyan kültürünün bir örfü ve bir geleneğidir. Cami içinde bile huzur duruşuyla kendisine ters düşmeyecek bir davranışta bulunmuştu. Bu gerekçeyle Müslümanları teslis gereği istavroz çıkarmaya davet eden Ertuğrul Özkök, bir refleksle, farkında ya da değil kendi iç dünyasını dışa vurmaktadır. Patrik Matufyan ile rakı sofrasında buluşması bile bir tercihtir. O sofrada bulunmaktan bilakis memnundur.
İslâm âlimleriyle ilgili konularda ne kadar keskin ve rijit davrandığını biliyoruz. Bir hoca efendinin katli sırasındaki üslupları gözlerimizin önünden gitmiyor. Müslümanları sekülerleştirip terbiye ettikten sonra, “Patrik Matufyan Hazretlerinin sofrasında gerektiğinde birlikte susuz rakı içebilme” noktasına getirmektir.
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni sayın Ertuğrul Özkök, örneğin Patrik Mutafyan’a “Patrik hazretleri” ifadesini kullanırken ne kadar özenli davrandığı üslubundan belli oluyor. Örneğin aynı Sayın Özkök bir tasavvuf büyüğü olan Mahmud Efendi’ye aynı özenli yaklaşımla “Hazret” sıfatını kullanabilir mi? Daha ileri bir adım atalım, aynı gazetede Hazret-i Peygambere olan yaklaşımında da benzer bir tutum görüyoruz. Bir adım daha atalım, asıl önemli bir şey de bu medya grubunun Kur’an-ı Kerim’e olan yaklaşımı. Hürriyet Gazetesinin hemen bütün yazarları Kur’an-ı Kerim’e olan yaklaşımlarında da bunu görüyoruz. Kur’an-ı Kerim’i kuran diye ifade ediyorlar. Bu ifade ediş biçimi kasıtlıdır. TDK’nın 1974 baskılı sözlüğünde bakın ‘Kur’an” sözcüğü nasıl ifade ediliyor. “Kur’an: öz. A. Ar. İslâm dininin temel kitabı olup Kelâm-ı Kadim, Mushaf gibi adlarla da anılır.”1 Özellikle, bu tanımı bu sözlükten bilerek ve tercih ederek aldık. Dil Kurumunun en keskin zamanının sözlüğüdür bu.
Bir zamanların imam hatiplisini kendi sofralarında görme hazzını yaşamaları az bir mesafe değildir. O bile, bulunduğu sofrada, aynı adamlarla Kur’an-ı Kerim ifadesini “kuran!” diye yazabilmektedir.
Kurmak fiilinin açılımlarına bakarsak, kuran, kurmak, kuranlar. Sofrayı kuran anne, cümlesinde olduğu gibi. Bu bir fiildir, isim değildir.
Kur’an-ı Kerim bir isimdir, Allah’ın kitabının adıdır. Bütün Müslümanlar bunu böyle telaffuz etmektedirler.
“Kur’an’ı telaffuzu bakımından sıradanlaştırmaya dönük bir çaba olduğu bir gerçek ve bunlar sistematik olarak yapılmaktadır.
Şu savı bu bakış açısıyla söylemek durumundayız. Sekülerler, aynı rakı sofrasına oturabilecekleri Hıristiyanları kendilerine daha yakın görebilmektedirler. Onlarla daha nazik bir dile konuşabilmektedirler ve onları incitmemek için çok özenlidirler.
1 Türkçe Sözlük. Türk Dil Kurumu yayını, sayı 403, Ankara, 1974.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



