Sabah gazetesi yazarlarından Ömer Taşpınar...
Çoğunlukla Washington'dan haykırıyor:
"Amerika bizim dostumuz" diye.
Adeta, "Bakmayın onların bize düşmanca tutum sergilediklerine...
Bunu not ettik diye tehdit ettiklerine...
Aldırmayın PKK'ya yardım ettiklerine,
Türkiye'yi bölme isteklerine,
Kırmızı çizgilerimize çizik attıklarına
Askerimizin başına çuval geçirdiklerine,
Lozan'ı, dolayısıyla bugünkü sınırlarımızı tanımadıklarına,
Dünyanın her köşesine soykırım yapmalarına rağmen utanmadan başkalarını soykırımla suçlamalarına...
Tarihinin, sicillerinin bozuk olmasına aldırmayıp dünyaya insanlık dersi vermeye kalkıştıklarına...
Komşularımızı bize karşı kışkırttıklarına,
Bölgeyi karıştırıp milyarlarca dolar zarara uğrattıklarına...
Milyonlarca kardeşimizi katlettiklerine...
Dünyanın ekolojik dengesini bozup, evreni yaşanmaz hale getirdiklerine...
Saymakla tükenmeyen olaylara..." diyor.
Ve "Bunları önemsemeyin... Düşünmeyin böyle şeyleri... Aldırmayın o gerçeklere... Kapatın gözlerinizi, kulaklarınızı ve de beyninizi" diye tavsiyede bulunuyor.
Onu, Yerel seçimlerin ertesi günü, yani 30 Mart günü fark etmiştim.
İlk kez yazısını, Bosna'ya hareket etmeden önce uçakta okumak üzere yanıma aldığım Sabah gazetesinde seçim yorumlarına göz atarken okudum.
"AB için AB'ye rağmen" başlıklı yazısı dikkatimi çekmişti. Zira Mr. Taşpınar bu yazısında, 11 Mart'ta bu köşede yayımlanan Obama'nın Türkiye'ye geleceğinin açıklanması sonrası zil takıp oynayan bazı gazetelere, " Coni yerine Mehmetçik mi ölsün!" başlıklı makalemde, "...Obama'nın Ankara'dan neler isteyeceği yüksek sesle dile getirilmesine rağmen, bu mutluluk niye? Yoksa siz, Amerikan askeri yerine Türk askerinin Afganistan'da ya da Irak'ta can vermesini mi istiyorsunuz?" şeklinde yönelttiğim soruma cevap veriyordu.
Makalesine, "Evet, seçimler nihayet yapıldı. Önümüzde seçimsiz en azından iki yıl var. Artık mazeret kalmadı. Popülizme gerek duyulmayacak iki uzun yılımız var. Türkiye bu fırsatı gene kaçırmamalı." diyerek başlamıştı.
"...AB ile de aynı olumlu vizyonu tutturmalıyız. Anahtar konular belli: Yeni Anayasa, Af Paketi ve Kıbrıs. Anayasa ve af nispeten kolay. Zor mesele Kıbrıs. Ama 2004'te olduğu gibi Kıbrıs'ta gene Rumlar'dan bir adım önde olmak bizim elimizde. Adadan sembolik olarak birkaç bin asker çekme cesaretini göstermeliyiz. Adada 30 bin yerine 25 bin asker tutsak ne olur? Unutmayalım ki, Türkiye ABD'den sonra NATO'nun en büyük ordusuna sahip. Önümüzdeki hafta NATO'nun 60. yıl zirvesinde konu Afganistan olacak. Biraz cesaret ve siyasi vizyon gösterecek bir Ankara, bu zirvede bir taşla iki kuş vurabilir. Hem AB hem de ABD ile ilişkilerimizi bir anda yepyeni bir platforma taşıyabiliriz. Nasıl mı? "Kıbrıs'tan çekeceğimiz 5 bin askeri Afganistan'a yolluyoruz" dediğimiz anda bir hamlede hem AB üyeliğimiz, hem de ABD ile stratejik ortaklığımız yepyeni bir koridora girer. Evet, zaman AB için AB'ye rağmen cesaret zamanı" diyerek bitirmişti.
Mr. Taşpınar, Kıbrıs'tan ABD ve AB'ye jest için 5 bin askerimizi geri çekmemizi öneriyordu. Ardından da "Kıbrıs'tan çekeceğimiz 5 bin askeri Afganistan'a yollayalım" diyordu.
Böyle bir düşünceye sahip insanın, "Obama'nın Türkiye ziyaretini" nasıl değerlendirdiğini merak ediyorum. Ve 13 Nisan'da yayımlanan "Obama sonrası rehavet çok riskli" başlıklı bir diğer yazısını Saraybosna'da okuyorum:
"Evet, Obama geldi, konuştu, gönülleri fethetti ve gitti. Peki, geriye ne kaldı? Tabii ki sorunlar ve yapılması gereken işler. Türkiye'yi çok zor bir yıl bekliyor." Şeklindeki giriş cümlesini okuduktan sonra daha fazla devam edemiyorum.
Yine canım sıkılıyor, tiksiniyorum...
Tıpkı en son yazdığı "Obama Türkiye için lobiye devam etmeli" başlıklı, 8 Haziran tarihli makalesini okuduğumda olduğu gibi...
Şöyle diyor:
Obama'nın bütün dünyada büyük ses getiren Kahire konuşmasındaki temel mesaj gayet açıktı: ABD İslam dünyası ile yeni bir sayfa açıyor. İslam ve Batı arasında "medeniyetler çatışması" gibi senaryolara son veren ve hem Ortadoğu'da hem de dünya genelinde barış ve adalet için beraber çalışmayı öngören bir vizyon ortaya koydu Obama. Peki bu vizyon içinde Türkiye'nin AB üyeliği nasıl bir rol oynuyor? Bu konuyu merak ediyorsanız, Obama'nın Kahire'de yaptığı tarihi konuşmadan sadece iki gün sonra Fransa'da Sarkozy ile yaptığı görüşmedeki gerginliği izlemeniz yeterliydi."
Adam, ABD'yi ve Obama'yı bize allayıp pullayıp sempatik göstermek için bin bir takla atıyor...
Devam ediyor, "Sonuçta ortaya çıkan manzara açık: Türkiye- AB ilişkileri Washington'ı yakından ilgilendiriyor. Amerika'da iktidarlar değişiyor ama Türkiye'nin AB üyeliğine verilen önem ve destek değişmiyor. 2004 yazında İstanbul'da yapılan NATO zirvesinde George Bush yönetiminin AB'ye tam üyelik konusunda Türkiye'ye verdiği güçlü desteği hatırlayın."
Yazısının sonunda "Umarız hem Sarkozy hem de Avrupa kamuoyu Obama'yı zaman içinde daha iyi anlar" diyor.
İtiraf ediyorum, aklımdan geçenleri yazmaktan çekiniyorum.
Zira tazminat ödeyecek gücüm yok.
Amerikancılık ya da Avrupacılık veya Batı kompleksi sahibi desem bile rahatlayamayacağımı bildiğim için, bu gibi sıfatları da bir kenara bırakmamın doğru olacağını düşünüyorum.
Sözleri ortada...
Artık siz onu bir kefeye koyun!



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



