Hz. Adem ve Hz Havva yasak ağaca dokununca ceza olarak dünyaya gönderildiler. Yüce Allah onlara "inin" buyurduğuna göre demek ki dünya "aşağı" bir konumda idi. Daha sonra dünya hayatında kulluğun gereklerini yerine getirerek bulundukları bu aşağı konumdan kurtuldular ve tekrar ahsen-i takvime yükseldiler.
Kur'an'da anlatılan bu süreç "iniş"in haram daireye girmekle; "yükselme"nin ise vahiy eğitimi almakla yani Rabb'in terbiye sistemini benimsemekle olduğunu öğretir. Bu kıssadan mülhem olarak diyebiliriz ki; insan içerisinde bulunduğu alçak konumdan kurtulmak istiyorsa, aklını kullanmalı ve vahyin öğrettiği doğruluk ölçütüne sımsıkı sarılmalıdır. Yeryüzünde "halife" olduğunun bilinciyle yaşamalı ve vahiy tahsilini Rabb'inden almalıdır. Bunu şu ayetten anlıyoruz: "Biz dedik: Hepiniz oradan inin! Artık size Ben'den bir 'yol gösterici' geldiğinde kim Ben'im 'yol gösterici'me uyarsa, onlara bir korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir." (Bakara, 36)
Bakara Sûresi'nin 5. ayetinde insanın, muhtaç olduğu "doğruluk ölçütü"nün (hüden), yani yol göstericinin Rabb'imiz tarafından gönderildiği bildirilmekte iken, bu ayette ise "doğruluk ölçütü"nün bizzat Yüce Allah'tan geldiği kesin bir ifade ile desteklenmiştir. Bunu ayette geçen "minnî" (Ben'den) kelimesinden anlıyoruz. Bunun özeti şudur ki; insana hidayet ölçütünü veren bizzat Yüce Allah'ın kendisidir. Dolayısıyla doğrularımızı yanlışlarımızı biz ancak O'ndan öğrenebiliriz.
Hz. Adem doğruluk ölçütünü Rabb'inden tahsil etmiş ve aldığı vahiy eğitimi sayesinde tövbesi kabul edilmiştir. Bu gerçeğe şu ayette işaret edilir: "Ardından Adem Rabb'inden kelimeler tahsil etti de onun tövbesi kabul olundu. Muhakkak ki O merhamet edip tövbeleri çokça kabul edendir." (Bakara, 37) Ayetteki "kelimeler" ifadesinin Rabbi'mizin sözü olan "vahiy" anlamına geldiğini düşündüğümüzde ifadeyi "vahiy tahsili yapmak" olarak anlamamız mümkündür. Başka bir anlatım ile bu; insanın vahyin eğitiminden geçmesi demektir. Ayetteki "min Rabbihi" (Rabb'inden) ifadesi de Hz. Adem'in bu eğitimi Rabb'inden aldığını bir kez daha vurgulamaktadır. Burada Yüce Allah'ın "terbiye edici", "eğitici" anlamlarına gelen "Rab" isminin kullanılması manidardır.
Kur'an'da anlatıldığı kadarıyla Hz. Adem'in hayatı bize insan fıtratı hakkında çeşitli bilgiler vermektedir. Nitekim bu ayet bize insanın vahiy tahsil etme yetisine sahip olduğu bilgisini verir. Tıpkı Hz. Adem gibi insan da vahiy tahsili yapar. Zaten esfeli safilinden ahseni takvime yükselmesi de buna bağlıdır. Hz. Adem hangi yoldan giderek yükselmişse insan da o yoldan gitmeli ve yükselmelidir. Bu yoldan gitmez ve vahiy tahsili yapmazsa hep aşağı bir konumda kalmaya mahkûm olur.
Yaptığımız ameller...
Birçok mealde "kelimeler aldı" olarak meallendirilen ifadenin orijinalinde "telagga" kelimesi kullanılır. "Tahsil etti" olarak çevirdiğimiz bu kelime; "kabul etti, kazandı, öğrendi, elde etti, telakki etti" anlamlarına gelmektedir. İlim tahsil etmek ve çeşitli sanatları öğrenmek hususlarında kullanılan bir kelimedir. Bu kelimeye karşılık olarak birçok mealde kullanılan "aldı" kelimesi buradaki "tahsil görme" mânâsından çok daha basit bir anlamı ifade etmektedir. Şöyle ki alma ifadesinde, almanın bir anda alıp verme anlamında mı, yoksa bir süreç içerisinde alıp verme anlamında mı olduğu kapalıdır. Yine almanın bilinçli bir alma mı, yoksa bilinçsizce elde etme anlamında mı olduğu da kapalıdır. Oysa ayette kelimelerin tahsil edildiği yani bir süreç içerisinde kazanıldığı ifade edilmektedir. Faraza Türkçede "Ahmet çeşitli ilimleri telakki etti" cümlesinde anlatılmak istenilen Ahmet'in o ilimleri bir süreç sonucunda iyice kavradığı ve bu ilimlerin tahsilini gördüğüdür. Dolayısıyla burada "tahsil etti" kelimesi "alma" kelimesinden çok daha uygun düşmektedir.
Ayette "kelimeler tahsil etti" ifadesi yerine "vahiy verildi" ifadesi kullanılmış olsaydı, bu ayet sadece peygamberlere has bir bilgiyi bizlere vermiş olacaktı. Eğer öyle olsaydı "vahiy alma" ile "tövbenin kabul edilmesi" arasında bir bağ kurmamız icap edecekti. Ayette "aldı" değil "tahsil etti" ifadesinin kullanılması bizi tövbenin kabulü için "vahiy almak" değil "vahiy tahsili yapmak" gerektiği doğru sonucunu götürür.
Ayette "tabe aleyhi" ifadesinin kullanılması onun tövbesinin kabul edildiğini göstermektedir. Hz. Adem ve hanımının affedilmesi ile kelimeler tahsil etmenin aynı ayette ilişik olarak zikredildiğini düşündüğümüzde tövbelerin kabulünün vahiy tahsili almak ile olan alakasını kavrıyoruz. Şu durumda eğer insan Hz. Adem gibi eğitimini yani vahiy tahsilini Rab'den almayı kabul ederse, bu aynı zamanda onun ahlakî ilkelerini Rab'den almayı kabul etmesi demektir ki işte o zaman tövbelerin kabul edilmesi için bu durum bir vesile olacaktır.
İnsan yaptığı amellere göre Yüce Allah'ın sıfatlarının tecellileri ile karşılaşır. Eğer ilahın "Rab" olduğunu kabul eder ve vahiy eğitimini Rab'den almaya razı olursa Yüce Allah'ın Rahim ve Tevvap isimlerinin tecellileri ile karşılaşacak, fakat düzen koyucu, nizam verici, terbiye edici olarak Rabb'i değil de tutku ve heveslerini ilah edinirse Yüce Allah'ın Kahhar ve Müntakim isimlerinin tecellileri ile karşılaşacaktır. Tevvap ve Rahim isimlerinin tecellileri ile karşılaşmayı umanlar, Hz. Adem'in tecrübelerinden faydalanmalı ve Rabb'in verdiği vahiy eğitimini tahsil etmelidir. Nitekim Yüce Allah'ın "Tevvabur Rahim" olduğu yine aynı ayette zikredilmektedir.
Eskiden olduğu gibi günümüzde de bu eğitimi Yüce Allah'tan değil de şeytandan tahsil etmek isteyenler vardır. Şüphesiz ki vahiy eğitimini Kur'an'dan almayanlar mutlaka bu eğitimlerini başka felsefelerin ve dünya görüşlerinin savunucularından tahsil edeceklerdir. Muhtemelen Diderot, Baron Holbach, Marx, Darvin, Engels, Nietzsche, Durkheim, Freud gibi ateist düşünceyi felsefe kanalıyla insanlığa yaymaya çalışan birtakım sapkın filozoflardan etkileneceklerdir. Bu ise şeytandan adres sormakla eş anlamlıdır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



