Modern siyaset teorisinde baskı grupları/mekanizmaları başlığı altında, modern dönemde ortaya çıkmış, siyaseti etkileyen, siyaseti yönlendiren bazı mekanizmalardan bahsedilir. Bunlardan en önemlilerini sıralayacak olursak birisi medya, diğeri sivil toplum örgütleridir. Bugün sivil toplum örgütleri her ne kadar kısmen siyasi iktidarlara entegre vaziyette olsalar da basın zaman zaman görevini yapıyor ve siyaset üzerinde bir baskı mekanizması olabiliyor. Ancak her iktidarın kendi medya grubunu ve sermaye zümresini ürettiğini de unutmayalım.
Peki modern dönemlere kadar siyaset kurumu üzerinde hangi gruplar etkiliydi ve siyaseti ne şekilde yönlendiriyorlardı? Bu kurumlar hala varlıklarını devam ettiriyorlar mı? Kendi tarihimizden bir örnekle devam edelim.
Osmanlı Devleti'nin külleri üzerine bina edilen Türkiye Cumhuriyeti devleti, genetik olarak Osmanlı Devlet geleneğinden bazı alışkanlıkları kendi bünyesinde tuttu. Redd-i miras, devlet geleneği bakımından çok da etkili olamadı. Bilindiği gibi Osmanlı devlet yönetiminde özellikle üç grup etkili olmaktaydı: İlmiye, Kalemiye, Seyfiye.
İlmiye sınıfı Osmanlı'nın son dönemlerine doğru ciddi anlamda yozlaşmış, iktidar ve ilmiye sınıfı ilişkileri hakkaniyet ve adaletten çok çıkar ilişkileri üzerine kurulmuştu. İlim adamları devlet aygıtının başında oturanlara meşruiyet üretmekle meşgulken, iktidar sahipleri de kendi otoritelerini sağlamlaştırmak adına ilmiyeyi hoş tutmak gibi bir tavrı benimsiyorlardı. Oysa İslam siyasi geleneğinde esas olan sultanın sofrasından uzak durmaktır. Nizamül Mülk siyasetnamesinde der ki "iyi sultan alimlerin çevresinde dolaşan, alimlerin peşinden koşan sultan, kötü alim ise saraya yakın duran iktidardakilerın peşinden koşan alimdir".
Osmanlı'da ikinci önemli sınıf kalemiye dediğimiz bürokrasi sınıfıdır ki saray bürokratları zaman zaman padişahları yanlış yönlendirerek, padişahların yanlış kararlar almasını sağlayarak kendi otoritelerini sağlamlaştırmışlardır. Özellikle Tanzimat bürokrasisi siyasete ağırlığını koyan kalemiyenin etkin olduğu dönemin adıdır.
Diğer taraftan üçüncü önemli grup ise seyfiyedir ki yeniçerilerin zaman zaman başvurdukları kazan kaldırma hareketleri, padişaha baş kaldırma, isyan çıkarma yeri geldiğinde iktidarı alaşağı etme faaliyetleri meşhurdur. II.Osman, IV. Murat ve IV. Mehmet zamanındaki yeniçeri isyanları meşhur olup en fecisi Genç Osman'ın Yedikule zindanlarında boğulması ile sonuçlanmıştır. Yani Osmanlı döneminde asker padişah kellesi almıştır, alabilmiştir. Demek ki siyaset üzerinde en önemli üçüncü güç askeriyedir.
Peki Osmanlı'dan bugüne geldiğimizde ne değişti? Bu üç grup hala etkinliğini sürdürüyor mu? Cumhuriyete tevarüs ettiğine bir çok açıdan şüphe duymayacağımız bu üç akıma kısaca göz atalım.
İlmiye sınıfının yerini bugün adına üniversite denilen modern kurumlar aldılar. Osmanlı'da iktidara gerek fetva çıkararak gerekse iktidardan yana tavır alarak meşruiyet üretmeye kalkan sınıfın yerini bugünün akademisyenleri geldiler. Bugün üniversiteler rejime meşruiyet üreten, pozitivist aydınlanmacı felsefeyi ve salt anlamda aklı esas alarak modern iktidar aygıtının doğrularıyla/yanlışlarıyla ayakta kalmasını sağlayan bir mekanizma durumunda. Ordudan sonra rejimi koruma ve kollama görevi üniversitelere verilmiş durumda. Üstelik durum Osmanlı'da olduğundan daha vahim. Üniversiteler belli bir ideolojinin misyoneri olmakla birlikte zaman zaman sokağa dökülüp darbe çığırtkanlığı bile yapabiliyorlar.
Peki bugün Osmanlı'daki kalemiye bugün ne oldu? Modern dönemde adına bürokrasi denilen aygıt ise hantal kamu organizasyonuyla statükonun değişmesi önünde ciddi bir set oluşturuyor. Bürokrasi halen birey/millet odaklı bir devlet yapısı için gereken dönüşüme mani olmak istiyor. Bireyin devlete kul köle olduğu bir rejimden devletin bireye hizmetçi olduğu bir anlayış ve yapıya bürokrasinin de sağlandığı dirençten ötürü geçilemiyor. Siyasetin emrinde olması gereken bürokrasi aynı Osmanlı'da olduğu gibi siyaset kurumu üzerindeki vesayetini sürdürüyor.
Ya seyfiye? Yani askeriye? Bugün askerin siyaset üzerinde ciddi bir vesayet oluşturduğu ciddi ciddi yazılıp çiziliyor. Entelektüel, akademik çevrelerin her dönemde en popüler -güncel konusu asker-siyaset ilişkileri. Osmanlı döneminde padişah kellesi alan asker cumhuriyet döneminde neler yaptı? Dört büyük askeri darbe geçirdi Türkiye. Arasıra yayınlanan muhtıra niteliğinde belgeler ise işin sos kısmını oluşturuyor. Siyasete balans ayarı yaptığını düşünen asker ara dönemler üreterek siyaset üzerindeki ağırlığını öylesine hissettirdi ki Osmanlı'da yönetim üzerinde ağırlık koyan yeniçeri ile bugünün militarist anlayışı arasında pek fark yok sanki. Yani dün asker neyse bugün de o. Peki Türk milletinin asker millet olma özelliği ile bu genetik bağ arasında nasıl bir korelasyon var? Aslında bunun da üzerinde düşünmek gerek. Hikmet-i hükümetinden sual olunmayan asker her dönemde yapılan anketlerde en güvenilir kurumlar arasında yer almıyor mu? Demek ki burada bir soru işareti var.
Neticede şunu söylemek mümkün: Evet biz Osmanlı'nın bakiyesiyiz. Her ne kadar cumhuriyeti kuran irade Osmanlı'dan kalan her şeyi silip atmak istediyse de devlet yönetimi geleneğimiz açısından değişen pek bir şey olmadı. Asker, bir kısım ilmiye sınıfı ve bürokrasi yüzyıllara yayılan kemikleşmiş bazı tutum va davranış biçimleri içerisindeler.
Şimdi yapılması gereken üç önemli şey vardır: Birincisi geçmişimizle yüzleşerek empati yapmak, kendimizi askerin, bürokrasinin ve akademinin yerine koyarak genlerimize işlemiş bazı alışkanlıkları nasıl değiştireceğimizi hesaplamak. İkincisi modern dönemde Türk milletini mutlu kılacak bir yönetim biçiminin nasıl var edileceğini hesap etmek ve bunu uzun dönemli siyasi planlarla pekiştirmek. Çünkü Türkiye demokrasinin tüm araçlarını yeterince etkin kullanamamaktadır. Velayet ve vesayet demokrasisi bugünün koşullarında toplumu mutlu etmez, devletin bekasına da gölge düşürür. Üçüncüsü ise hakkaniyet ve adalet devleti anlayışı tüm topluma nasıl şamil kılınır? Herkesin devlet üzerinden rant devşirdiği, devletin hala önemli bir kar merkezi olduğu bir sistemde kolektif mutluluktan ve huzurdan bahsetmek mümkün değildir. Devlet bir sömürme, semirme kaynağı olmamalıdır. Devlet yegane kazanç kapısı olursa oraya üşüşen parazitlerin sayısı da bir o kadar fazla olur.
Ve unutmayalım ki siyasal sorunların çözümü yine siyasetle mümkündür. Siyasi mekanizma üzerindeki vesayet ne zaman kalkarsa siyaset mekanizmasının çözüm üretme kabiliyeti o kadar artar. İktidarı paylaşan güçlerin önemli bir kısmı siyasal iktidar üzerindeki ağırlığını geri çekmedikçe bu ülke kalkınmaz. Ülke ancak ve ancak seçilmiş siyasi iradenin sorumluluğunda olmalı, hizmet eden de hesap veren de onlar olmalıdır. Yine unutmayalım ki "horozu çok olan çöplüğe sabah gelmez".


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



