Bir şiirde güzellik şöyle tanımlanıyor: "Güzellik elbiseyle ve süslenmeyle olmaz. Asıl güzellik bilgi ve edeple, davranışlardaki güzellikle tezahür eder. Yetim, babası vefat eden kimse değildir; asıl yetim, akıl ve edebi olmayan, işlenmiş bir akıl ve olgun davranıştan yoksun olan kimsedir (Ubeydullah Kuşmânî, Zebîre-i Kuşmânî fî Ta'rîf-i Nizâm-ı İlhâmî, haz. Ömer İşbilir, TTK, Ankara 2006, vr. 21a).
Edebin yele verildiği; ilmin, bilginin çakıl taşları arasında kaybolduğu günümüzde, anlatılamaz böyle değerler, çünkü güzellik, "fizik"te ve "maddî" olanda aranmaktadır. Allanıp pullanan sokak âşüftelerinin; mutlu olmadığı halde mutluymuş gibi görünen zavallıların, başarılı olmadığı halde başarılıymış gibi rol kesenlerin; "kurnazca" davranıp parası olduğu halde parasızmış gibi, parası olmadığı halde de paralıymış gibi hava basan hokkabazlarla aynı dünyada yaşıyoruz.
Son zamanlarda arkadaş, ahbap ve aile içi sohbetlerin konusunu özellikle "insanlar arası ilişkiler" oluşturmaktadır. Bunların özünü de vefasızlıklar, bencillikler gibi hususlar insanî değerler meydana getirmektedir. Günümüzün revaçta olan kavramıyla söylemek gerekirse tam bir "iletişim görünüşlü iletişimsizlik ortamı" oluşmuş bulunmaktadır.
Geçmişteki sıkıntılı günlere oranla, günümüzde maddî imkânların gözle görünür bir şekilde hayata egemen olmaya başlamasıyla herkesin birbirinden şikâyetine şahit oluyoruz. Ne yazık ki "alın teri" olmadan belli süreçlerden geçmeden, birtakım fırsat ve fırsatçılıklarla elde edilen maddî imkânların birçok insanın kimyasını bozduğunu gözlemliyoruz.
Yokluk dönemlerinde "yokluk"la yapılan imtihanlar nispeten kolaydı, fakat işin içine "dünyalıklar" girince ve üstüne üstlük bu dünyalıklar da kutsanmaya başlanınca, birtakım temel değerlerin yerinde yeller esmeye başladığını görmemek mümkün değildir.
"Tüfek icat oldu mertlik bozuldu" deniyor ya, günümüzde de genellikle kimin eline "sonra"dan para geçtiyse, para onun "ahlâk"ını bozmuş ve bozmaktadır. Para, esir aldığı herkesi "kral, sultan, patron" yaparken ruhunu alıp götürmektedir. Cebine üç kuruş para girenin yürüyüşü değişti; kendini, her şeyden anlayan, her şeyin hâkimi gibi görmeye başladı.
Ne kadar da zayıf bir varlıkmış insan denen şu meçhul! Cahil "cahilliğini" unuttu, fakir "fakirliğini" hatırlamaz oldu, görgüsüz "görgü" de neymiş, "kuralı ben koyarım" demeye başladı. Oturuşu, kalkışı, konuşması edepten yoksun bir hal alıp vahşileşti.
Maddî imkânların elde edilmesiyle birlikte, iletişim araçlarının dünyayı iyice küçülttüğüne şahit oluyoruz. İnsanlar, dünyanın neresinde olursa olsun meydana gelen gelişmeleri ya gidip görüyorlar, ya da televizyonlar, internet ortamları gözlerinin önüne koyuveriyor; dolayısıyla "her şey"den haberdar olan insanlar, olayların seyri ve geleceği üzerine ahkâm kesmekten kendini alamaz hale geliyor. Ne gösterilse hemen okumaya başlıyor. Her şeyi biliyorlar, her şey hakkında söyleyecek "laf" buluyorlar. Oysa gördükleri kendilerine gösterilenden ibarettir.
Bakıyor, bakıyor, bakıyor... Aslında "görmeden" baktığı şeyler onun iliklerini emiyor, farkında olmadığı için de artık gerçeği / doğruyu göremez oluyor. Böyle bir durumda da her şey basitleşiveriyor. Her şeyin sihirli çözümünü elde etmiş bir eda ile olayların derinliklerini araştırmadan duyduklarını "öğrendim" ve "anladım" sanıyor.
Oysa "akıl sahibi insanlar" okuyorlar; okuyorlar ve anlamaya çalışıyorlar, buna rağmen okuduklarını ve gördüklerini bir türlü çözüme kavuşturamıyorlar. Bu yüzden, okuyanlar ya da "bilenler" olaylar hakkında konuşmak yerine susmayı yeğliyorlar. Cahiller de onların suskunluklarını kafaları almıyor da onun için susuyor sanıyorlar. İşte katmerli cahillik denilen şey de budur!
"Param var, kimseye muhtaç değilim, istediğim gibi hareket ederim, bana kimse karışamaz" diye efelenen katmerli cahiller, bir müddet sonra kendilerine saygı gösterilmesini istiyorlar, hatta çevrelerinden saygı bekliyorlar. Ekmeden biçmek olur mu hiç?
Netice olarak güzelliği kaybettiği yerde değil de başka yerlerde aramak insanı asıl gayesinden uzaklaştırıyor ve onu maskaraya çeviriyor. Oysa güzellikteki asıl maksat Allah'ın kitabında şöyle belirtiliyor:
"Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar kâfir¬lere karşı katı, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onların rükû ve secde ederek Allah'ın lutuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secde izinden nişanları var¬dır. Onların Tevrat ve İncil'deki vasıfları da şöyle bir ekin gibidir ki; filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı derken gövdesinin üstüne di¬kildi, ekincilerin hoşuna gider, onlara karşı kâfirleri de öfkelendirir bir duruma geldi. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vaat et¬miştir" (Fetih 48/29).
Bu benzetme ile Allah'ın elçisinin ve ar¬kadaşlarının ilk ve son durumları anlatılmak¬tadır. İlk defa toprağa atılan bir tohum gibi filiz¬lenmeye başlayan İslâm cemaati, gittikçe güç¬lenerek koca bir ordu haline gelmiştir. İslâm tohumunu ekenler, bu duruma sevinirlerken onların bu güçlü halini gören kâfirler öfke¬den çatlar hale gelmişlerdi. Güzellik fâni olanda değil, fâniyi edeple ebedîye çevirebilme yeteneğindedir. Güzelliğin bir adı da merhamettir; çünkü merhamet güzelliğin filizlenmesine sebep olur. Filizlenen güzellik edep sarayını inşa eder. Hz. Mûsâ "Eğer bana inanmadınızsa bari benim yolumdan çekilin!" (Duhân 44/21) diyor! Cenâb-ı Hak "Onlar kâfirlere karşı katı, birbirlerine karşı merhametlidirler" buyuruyor. Bunların ne anlama geldiğini hep düşünüyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



