Dünya hayatı fânî, gelip geçici. Bu birçok insanın dile getirdiği ve inkârı mümkün olmayan bir hakikat. Allah Rasûlü'nün (sav) irşad ettiği gibi yolculuk esnasında bir ağacın gölgesinde verilen kısa bir mola gibi kısa, aldatıcı, cazibeli, cilveli ve sürükleyici...
Ancak böyle olsa da farklı bir açıdan baktığımızda çok kıymetli. Evet, dünya hayatı çok kıymetlidir; çünkü biz ebedî hayatımızı onda kazanıyoruz. Âhiret yurdumuz dünya hayatına göre şekilleniyor. Oradaki yerimizi, henüz oraya göçmeden, dünyada iken hazırlıyor, dünyada iken dayayıp döşüyor, dünyada iken donatıyoruz...
Bunun için dünya hayatı kıymetlidir. Hem de her günü, her anı ve her yılı değerlidir. Ömür, insana bahşedilen en kıymetli sermayelerdendir. Rabbimizin ve Rasûlünün bu yöndeki ikaz ve irşadlarını hatırlayınız ve onlar üzerinde düşününüz.
Şimdi zihin hazırlayıcı birkaç kelimelik girişten, dikkat çekişten sonra Hocamızın hayatına dönüp yeniden bakınız. Akla ve gönle neler geliyor, onları iyi değerlendiriniz...
Onun ardından Hubeyb (ra)'ın şehid edilirken söylediği şu mısraları da tefekkür dünyanıza alınız:
"Müslüman olarak ruhu teslim ettikten sonra,
Baş koyanlardan olunca, bütünüyle Allah yoluna;
Aldırmıyorum, hangi günde, hangi yerde, hangi yanda,
Nasıl ve ne şekilde düşerse düşsün beden toprağa.
(Mısra Buhârî'nin rivayetinden aktarılmıştır. Hubeyb'in şehadeti ve o anda yaşananlar için Örnek Nesil 1'e bakınız.)
Hocamız da bu dünyadan göçtü. Bu dünyada kalması gerekenler kaldı, öbür dünyaya gitmesi gerekenler gitti...
Bazı şeyler de hem bu dünyada kaldı, hem de o dünyaya gitti...
Bu duygularla Hocamızdan geride kalanlara dönüp kısa bir bakışın ibretli olacağına inanıyorum. Kalanların hepsini saymanın ve değerlendirmenin çok kolay olmadığını da biliyorum. Arzuladığım zihinlerde akışın ve ibretli bir bakışın gerçekleşmesi, her kardeşimin bunun üzerinde düşünmesidir:
Geride bir Türkiye kaldı. Ruhu yok edilmiş nesillerin uçurumun kenarına kadar sürüklediği ve uçurumun kenarında döndürülen ve yükselen bir Türkiye...
Geride bir İslâm âlemi kaldı. İman kardeşliğini kaybetmiş, bunun bedeli olarak acılarla yoğrulmuş, hâlâ sancılarla kıvranan, yeniden iman kardeşliğinin sıcaklığını hissetmiş bir İslâm âlemi...
Geride Üstad Necmeddin Erbakan deyince - Endenozya ve Filipinler'den, Fas'a, Tunus,a, Bosna'ya, Cezayir'e, hatta Hollanda, Belçika, Kanada'ya kadar - parlayan gözler, heyecanlanan yürekler kaldı. "Nerelisin?" sorusuna; "Türkiyeli" diye cevap verince birden dudaklardan dökülen "Necmeddin Erbakan!" nidaları kaldı. Şimdi parlayan gözlere, heyecanlanan gönüllere, konuşmaya hazırlanan dudaklara, duâya hazırlanan diller de eklendi...
Geride dünyanın dört bir ucuna serpiştirilmiş Milli Görüş kaldı...
Geride üniversitede, meclis kürsüsünde, şehir, kasaba, hatta köy meydanlarda yankılanan sadâları kaldı. Yeniden ateşlenen gönüller kaldı...
Yılmayan bir azmin, kırılmayan bir şevkin, bitmez-tükenmez bir gayretin, insanı hayrete düşüren isabetli ve engin bir basiretin, okyanuslar kadar geniş bir ümit ummanının hatıraları kaldı.
Geride onun çevresinde pervane oluşuna şahid Kâbe, Hacerü'l-Esved, semâya kalkan ellerine şahid Arafat, Müzdelife, Mina kaldı...
Geride mahkeme salonlarının hatıraları da kaldı. Beytullah'ta, Arafat'ta O'nun zalimlerin elinde heder olmaması için yapılan duâlar kaldı...
O'na ve O'nun şahsında temsil ettiği davaya, İslâm'a uzanan küstah diller, O'nu durdurabilmek, yıldırabilmek, vazgeçirebilmek için tarihe geçmiş ayak oyunları, aşırı sünmekten pörsümeye uğramış kanun maddeleri, dağları dolduracak, dereleri donduracak iftiralar ve neticede biten piller kaldı...
Bir keresinde şöyle demişti: Eller uzanır elini tutar. Bu ellerin bazısı; "Yolunun yolcusuyuz" der. Bazıları vardır sanki sana dua eder, azmini, gayretini artırmak ister. Bazıları vardır; "Eline uzanmak zorunda kaldım. Ben yine de aleyhinde konuşmaya devam edeceğim. Anla artık" der. Bazıları da vardır; "Kusura bakma! Yıllar yılı sana haksızlık ettim, aleyhinde konuştum, Milli Görüş'ü anlamamışım, pişmanım, şimdi özür diliyorum" demek ister. Geride nice azimli veya tereddütlü eller kaldı...
Geride onun adı anılınca yürekleri ağzına gelen mahfiller kaldı. Hâlâ kudurmuşçasına Müslüman halka saldıran Siyonistler, dünyayı kana bulamaktan zevk alan diğer sadistler kaldı. Adı Müslüman adı olup da İblis'in uşaklarına uşaklık etmekten zevk alanların yaptıkları, şahsiyetsizlikleri kaldı. Aynı kıbleye yöneldiğimiz gaflet ehlinin de gaflet örnekleri kaldı...
Hocamızın yüreğini yakan, Müslüman kanı akıtarak sevinç naraları atan, bunu şarap ve şampanyalarla kutlayan Sırplarla, onlarla kadeh kaldırarak cinayetlerin ve zulmün alt yapısını hazırlayan ve bunun için bir de madalya alan NATO askeri Hollandalılar, onlara bu fırsatı verenler ve onların sırtlarını sıvazlayanlar kaldı...
Bugünkü Suud Veliahdı Sultan B. Abdülaziz'e, birinci körfez harbinin hemen önünde; "Amerika'yı ülkenize çağırdınız. Gelir de gitmezlerse ne yapacaksınız? Bunun için tedbir aldınız mı?" demişti. Soruyu sorarken bile endişeli idi. "Bu hatayı nasıl işlediniz?" der gibiydi. Sultan cevap verdi: "Efendim! Anlaşmamız ona göre. Irak tehlikesi ortadan kalkınca gidecekler." Cevaptan ikna olmamıştı. Yine sordu: "Gitmeme ihtimallerini düşünerek bir tedbir aldınız mı?" Onu ikna etmeyen yeni bir cevap geldi: "Anlaşmamız işleri bitince dönmek, Topraklarımızı terk etmek üzere. Gidecekler." Cevaba rağmen yine sordu: "Gitmeyeceklerini, gitmemek üzere geldiklerini de hesaba katarak bir plan yaptınız mı?" Bu sorular çok şey ifade ediyordu. Anlayamayan cevap verdi: "Kesinlikle geri dönecekler."
Hocamız bir daha sormadı. Bir şey de söylemedi. Derin bir sessizliğe gömüldü. Sultan da sorulardan kurtulmuş, rahat bir nefes almıştı. Hocamızın gözleri uzaklara bakıyordu. Üzüntülü ve endişeliydi.
Irak basiret yoksunu Müslümanların da desteği yakılıp yıkıldı. Ne yazık ki Amerika gitmedi, orada kaldı. Kalışı ve için için kaldığı yerleri sömürüşü, değerleri ile oynayışı yetmedi, çok geçmeden bahanesi bulunarak ikinci körfez harbi de geldi, Irak'ı yeniden kana buladı. Zalim Saddam, mazlum öldü. Kan yine durmadı. Geride hâlâ akan kan, yarınları karartan korku, dehşet ve Amerika kaldı...
Onu durdurmak istediler. Onu durdurarak İslâmî duyguların ve şuurun yükselişini de durdurmak istediler. Hatta yok edip kendileri için tehlike olmaktan çıkartmak istediler. Olmadı. İslâm'a yöneliş durmadı, gevşemedi, pörsümedi. Bu yönde çabalar fayda vermedi. Çünkü kendi iç dünyasında fıkırdamak yerine kaynayıp yeryüzüne çıkmış, pınarlaşmış, ırmaklaşmış, nehirleşmiş, önüne kurulan setleri aşmaya başlamıştı. Kaynamaya devam ediyordu. Önüne kurulan setler gecikmeye sebep oluyordu ama durdurmaya yetmiyordu. Sevilmesi, bağra basılması, onunla huzur bulunması gereken İslâm durdurulamadı. İlerlemeye, cihanı sarmaya devam etti, ediyor.
Ancak Hocamızın önüne setler çekerek bu ülkenin ilerleyişini ciddi şekilde engellediler. Bu ülke çok önceleri ağır sanayi ile donanmış olacaktı. Ülkenin doğusu ile batısı, kuzeyi ile güneyi çoktan tek yürek halinde yaşama şuurunu yeniden elde edecekti. Türkiye'nin İslâm âleminde ve bütün dünyada itibarı çoktan yükselmiş olacaktı. İktisadî sıkıntılar çoktan aşılacaktı. Ülkemizin bağrına, İslâm âlemine uzanan kirli eller çoktan kırılacaktı. Uzanamaz hale gelecekti.
Geride bunların izleri kaldı...
Paylaştıklarım sadece hatırlatmak içindi. İçimde kitaplar dolduracak kadar hatıra ve duygu kaldı...
Seni hayırla yâd ediyoruz. Mekânın cennet olsun diyoruz. Huzur içinde muhasebe anını bekle. O gün zalimlerin ve zulme uşaklık edenlerin halini ve ilahî adaletin tecellisini hep birlikte göreceğiz. Yıkmak için uğraşanlar ile yapmak için çırpınanların hallerini de, niyetlerinin meyvelerini de...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



