Üniversiteye girdiğim yıllarda, bazı profesörler için "hocaların hocası" dendiğini duydukça, bende fevkalâde bir merak uyanıyordu. Acaba nasıl bir insandı bu? Ruh gibi dolaşan pîr-i fânî mi, yoksa İngiliz filmlerinde gördüğümüz türden girip çıktıkları her yerde saygı uyandıracak ayrıcalıklı tavırların sahip biri mi? Bazı gazetelerde gördüğümüz mason kıyafetleriyle profesörlerin cüppeleri arasında ne fark vardı? Üniversite hocaları bu cüppeleri giydiğine göre, mason olmaları şart mıydı? Bu soruların benzerleri, Anadolu'dan İstanbul'a okumaya gelmiş pek çok gencin birbirine sordukları, ama cevabını da bulamadıkları sorulardır. Hocaların hocası unvanını hatırlatan ve sonraki yıllarda kaldırılan "ordinaryus profesör" unvanı da böyledir. Bunları örnek alarak pek çok konuyu ve kavramı hakikî manasıyla öğrenmeye çalışarak üniversite öğrenimini bitirmiş, liselerde ve üniversitede aynı görevi yürütmeye başlamıştık. Bizim de öğrencilerimiz hoca ve profesör oldu ama biz hep öncekileri andık. "Hocaların hocası" olarak tanıdığım Ali Nihat Tarlan ve Mehmet Kaplan'ı hatırlayarak, sanat çalışmalarımı yürütmek için emekliye ayrıldım. Bunlardan başka derslerine girdiğim A. Süheyl Ünver ile Muhammed Hamidullah da bana bu izlenimi vermiş, onları da hocaların hocası olarak görmüştüm. Sonraki yıllarda Sabahattin Zaim, Nevzat Yalçıntaş ve Asaf Ataseven gibi hocalarımızın da aynı sıfatlarla anıldığını biliyoruz. Daha çok bir derviş tavrıyla yaşadığı için az tanınan, ama Teknik Üniversite'de Çevre Mühendisliği'nin kurucusu olduğu için Adem Baştürk ve Veysel Eroğlu ile birlikte pek çok profesörün de hocası olan Prof. Dr. Nezat Kor'un da bu "hocaların hocası" sayılması gerekir. Onunla ilgili olarak bugün Sultanbeyli belediyesi kültürmerkezinde bugün yapılan vefa toplantısı takdire değer bir kültür faliyetidir. Saraybosna Üniversitesi'nin mütevelli heyet başkanı olarak yurtdışında da hizmet yapan hocamıza, onun için düzenlenen vefa toplantısında teşekkür hürmetlerimizle sağlık dileklerimizi ifade ettik. Böylesine 80 yıllık ömrünün 60 yılından fazlasını milletine ve insanlığa hizmetle geçiren bir şahsiyete her milletin vefa ve göstermesi gerektiğine inanıyoruz.
"Öğrencilerimin gözlerini kaybettim"
1967 yılında girdiğimiz İstanbul Üniversitesi bir yıl önce "gece bölümü" açmış ve aynı kadrolarla öğrenci kapasitesini artırmaya çalışıyordu. İslam Enstitüleri bir yana bırakılırsa, bütün Türkiye'de üç tane üniversite vardı. Kadroları da alabildiğine yetersizdi. Bunların artırılması ve imkânlarının geliştirilmesi için gayret gösteren Prof. Dr. Mehmet Kaplan, bir günlük gazetenin düşünce sütununda, başlığı bile çarpıcı olan bir yazı yayınladı: "Öğrencilerimin gözlerini kaybettim"... Hiçbir ders, bu yazı kadar öğretmenliğin önemini, hocalığın gerektirdiği fedakârlık ve sorumluluk duygusunu öğretemez. İlim, ihtisas ve entelektüel merak, eğer iyi bir hocanın gözlerin içine bakan ve kabiliyet tohumlarını yakalamaya çalışan alâkasından mahrumsa, yeterince gelişemez. Kabiliyetli gençler, zekâ fışkıran gözleri ve maharetli elleri ile spastik özürlüler gibi dolaşır durur toplumda. Bu toplumun eğitim meselesinde en önemli husus, öğrencilerinin gözlerini kaybettiğini bile farkedemeyen ve onları yanlış programlarla eğitmeye çalışan yetersiz hoca meselesidir. Az bilinen kelâm-ı kibarlardan biri, bu durumu çok iyi açıklar sanıyorum: "Kem âlât ile kemâlât olmaz"... Duyarlı kalpleri titretecek kadar açık bir dille, acı tecrübelerden ve tehlikeli sonuçlarından söz eden Mehmet Kaplan Hoca, o dönem öğrenci olan bizimle de yakından ilgilendi. Pek çok hocanın yazılı kâğıtlarını bile okumadığı bir ortamda, bize kim olduğumuzu anlatmamızı isteyen ödevler verdi, onları okudu. İlk gençlik döneminde yazdığımız şiir ve hikâyeleri inceledi, bizdeki kabiliyetleri keşfedip teşvike çalıştı. Ali Nihat Tarlan ile Faruk Kadri Timurtaş hocalarımızın da yazdıklarımızı okumaktan, anlattıklarımızı dinlemekten hiç yüksünmediklerini minnetle hatırlıyorum.
Bunların talebesi olan Hattat Ali Alparslan, Edebiyat Fakültesi ile Güzel Sanatlar Akademisi yan yana olduğu günlerde derslerinden fırsat buldukça Akademi hocalarından olan Necip Fazıl'ı nasıl bir heyecanla dinleyişini dün gibi anlatabiliyor. Üstadın konferanslarından ve sohbetlerinden aynı tadı aldığım için, Ali Alparslan'ın unutamadığı kelâm şölenini anlayabiliyorum. Demek ki hoca kadar talebe de önemli. Bunun en güzel örneğini Hz. Peygamber ile Hz. Ali ne kadar tabii bir tarzda orta koyar... Alan olmayınca veren ne yapsın... İşte yüzbinlerce hadis, yüzlerce konferans... Binlerce idraksizin karşısında kelâm ziyafetleri verip de anlaşılmamış insanları hatırladıkça, Latin şairi Ovidius gibi Necip Fazıl'ın şu serzenişine hak veriyorsunuz tabii: "Yıllarca katırlara yonca yerine orkide vermişim!" Hocalar öğrencilerinin gözlerini kaybeder de otuz kişilik sınıflar yerine bine yakın insanın doldurduğu anfilerde konferans gibi ders verirse olacağı budur: Açık öğretim mümkün olan tek eğitim.
Mahalle imamından üniversite hocasına
Çocukluktan ilk gençlik çağına geçtiğim yıllarda, evimize yakın camide hasbî vaazlar veren Abdullah Saraçoğlu'nu unutamam. Dünya görüşümün teşekkülünde bu Hocaefendinin samimi tavrının çok önemli bir yeri var. Terâvih namazları öncesinde cami kürsüsünden konuşan ve her şeyden bahseden bu Hocaefendi'nin söylediklerinin temelde ne kadar haklı olduğunu hayatım boyunca farkettim ve ona rahmet okudum. Müslümanların günlük hayatında giderek içine kapalı bir cemaat gibi yaşamasını doğru bulmayan, hayatın her safhasında itidal ve istikametini bozmamayı ilke edinen bu akl-ı selim sahibi şahsiyetin İmam-Hatip hocalığı ve müftülük görevlerinde yaptığı hizmetler unutulur gibi değil. Hak ve hakikat duygusuyla İslamî ölçülere bağlı dürüstlüğü her zaman takdir edilmiş, hasbî gayretleri ve incelikleri farketmesi yüzünden Necip Fazıl'ın da iltifatlarına mazhar olmuş sade bir din adamıydı. Bir mahalle imamı olarak tanıdığım Abdullah Saraçoğlu'ndaki idrak ve irfanı pek çok üniversite hocasında ne yazık ki bulamadım. Bu ülkenin belki de en önemli meselesi insan yetiştirecek insanı yetiştirme meselesidir. Nasıl ki kalkınmanın temeli makine üretecek makineyi yapmaksa, bu da öyle...
Ali Nihat Tarlan Hoca, bir mazmunun hangi yüzyılda ortaya çıktığını bilirdi, şairi bilinmeyen bir gazeli imlâsına ve teşbihine bakarak, zamana ve zemine oturtabilirdi. Buna rağmen hoca olacak öğrencilerine şunu söylerdi: "Evlâdım, okutacağınız talebeleri imtihan ederken, onların neyi bilmediğine değil, bildikleri şeylerin onları kurtarıp kurtaramayacağına bakın... Mühim şeyleri öğrenmişlerse, o yolda devam edip hakikati öğrenebilirler. Yoksa edebiyatta bilemediğimiz şeyler o kadar çok ki..." Derslerinde de düzenli el yazısıyla tahtaya yazdığı beş altı beyitlik gazeli iki ders saati boyunca o kadar vukuf ve incelikle tahlil ederdi ki, son beş dakika ayırdığı sorular faslında kimsenin zihninde müphem bir nokta kalmazdı. Sonra öğrencileri yerine şöyle bir soru sorardı bazen: "Acaba bu gazelin şairi bütün bunları düşünmüş müdür, diye bir soru gelebilir bazılarının aklına." Evet, dersiniz içinizden, acaba şair bunları düşünmüş mü? Bu nasıl ilham böyle? "Tabii!.." diye devam ederdi: "Elbette gazeli ilk yazdığı zaman bunların hepsini düşünmemiş, ilhamının ve kafiyenin çağrışımıyla şiirini söylemiştir. Ama divanına bu şiiri alırken yaptığı tashihlerde bunları mutlaka dikkate almıştır. Bir divan şairinin eserini mütâlaa ederken, kültürünü ve irfanını dikkate almaya mecburuz..." Böyle bir dikkatle okuduğum şiirleri imtihanda tahlil ederken, Ali Nihat Hoca'nın her söylediğimi başıyla tasdik ettiğini hatırlıyorum. Tam not verdiğini sandığım sınavda, onu yormadan akla gelebilecek her şeyi anlattığımı görünce teşekkürle beni yolcu edişini aslâ unutamam... Mehmet Kaplan Hoca'nın da daha farklı bir incelikle kabiliyetli öğrencileriyle ayrıca ilgilendiğini, onları odasına alarak yazmaya cesaretlendiren sohbetler yaptığını hatırlıyorum. Yayınlanan ilk şiirlerimi, sahnelenen ilk oyunumu ve yayınlanan ilk romanımı onun kadar samimi bir heyecanla okuyan ve beni teşvik eden başka bir dostum oldu mu diye düşündüğümde, Fethi Gemuhluoğlu ile o dönemde beraber olduğumuz bazı arkadaşlarımı hatırlıyorum. Bir de Muzaffer Somay hocanın iltifatını. Fethi Bey Türk Petrol Vakfı'nda, Muzaffer Somay da Türkiye Millî Kültür Vakfı'nda sekreter oldukları dönemlerde, yalnız bağış toplayıp öğrencilere dağıtmakla yetinmemiş, onlara şuur da vermişlerdir. Bunların ötekilerden farkı, ikisinin de gençlik yıllarında hocaların hocası olan insanları tanımaları, hakiki manada hocalığa yaraşır bir tavrı benimsemeleridir. Bu biraz da yaratılış meselesi.
Dede Korkut'tan günümüze
Mahalle imamı olarak hatırladığım Abdullah Saraçoğlu Hocaefendi'den öteki hocalarıma, ağabey saydığım insanlardan üstad bildiğim Necip Fazıl'a kadar pek çok insanı bugün rahmetle anıyorum. Bunlarla zaman zaman tartıştığım ve görüşlerini eleştirdiğim de oldu. Çünkü bir fikir sahibi olmak, insanı bazen yalnız bırakır. Ama hiçbir zaman edep sınırlarını aşmadım. Biliyordum ki, "edîb olur kişi sermâye-i edebi kadar"... Bense iyi bir edîb olmayı istiyor ve her çiçekten bal almayı seviyordum. Dede Korkut'tan bu yana sürüp gelen bir gelenek olarak, bu toplumda kültür hizmeti yapacak olanları bekleyen çok önemli sorular ve sorunlar var. Bunlardan biri, Dede Korkut'un bilinen kaynaklardaki rivayetlere göre, nasıl olmuş da 295 yıl yaşamış olduğu hususu idi. Ben bu soruya herkesten farklı şu cevabı vererek bizdeki hocalık geleneğinin sırrını bulduğumu sanıyorum: Mevlâna nasıl Divan-ı Kebir'deki gazelleri şeyhi Sems-i Tebrizî'nin adına söylüyor, Yunus nasıl Tabduk Emre'den söz ediyorsa, Dede Korkut'un talebeleri de hocaları adına hikâyeler anlatıyor, öğütler veriyordu. Bir değil birden çok Dede Korkut vardı ve bu gelenek hâlâ bazı bölgelerde bir kültür olarak yaşıyordu. Ey kimsesizler kimsesi, himmet et bize; Selmân-ı Fârisî'den el alan Dede Korkut ruhunu ihya et. Yoksa bu mahzun milletin ne dedesi olacak ne de hocası. Bunlara sahip olmayanlar ne dini bilir ne de dünyayı. Bu ikisini bilmeyenin kendisini bilmesi mümkün olmadığı gibi devleti de perişan olur...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



