Fıkra ile yapalım girizgâhı: Cebinde meteliği olmayan bir adam, bir lokantanın önünde durdu, gözü vitrindeki bir levhaya takıldı: "Girin ve istediğinizi yiyin. Hesabınızı torununuz ödesin."
Hiç durur mu? "Tam bana göre" diye mırıldanarak içeriye daldı.
Kuzu pirzolası falan filân... Ne varsa söyledi. Yemeği bitirdi ve çıkmak üzere hazırlandığında; garson yetişip, hesap pusulasını burnuna dayamasın mı?
Hem de ne hesap...
"Ama", diye derhal itiraz etti bizimki: "Kapıda, hesabınızı torununuz ödesin diye yazmıyor mu?" Garson gayet nazik bir edayla cevapladı: "Yazıyor efendim, fakat bu size takdim ettiğim hesap, sizin büyükbabanızın..."
Referandumun gürültüsü devam etse de, en nihayetinde netice alındı. Beğenirsiniz yahut beğenmezsiniz, insanımızın büyük çoğunluğu tercihini "Evet" olarak belirledi. Halk onayladı ve 12 Eylül Anayasası'nın bir bölümünün daha değiştirilmesi kararlaştırıldı.
Referandum sürecinde nükseden şiddet dili ise, utanç vericiydi açıkçası. Çeteci dedik, vatan haini dedik, işbirlikçi dedik... Niyet okuduk! Hakaretler ayyuka çıktı.
Husumetini kalıcılaştıranlar, şiddet dilini özümseyedursun; referandum, "durum tespiti" açısından, yüzleşme vesilesi oldu.
Özellikle bir kesim dikkat çekici: Halkın manevi dinamiklerinden bihaber, kökten batıcı, yabancılaşmış, tuzu kuru Türkümsülerin, iktidar partisi karşıtlığından dillendirdikleri arızalı söylem; medeniyet ideali, mukaddesatçılık ve müspet milliyetçilik gütmediğinden dolayı "itici" geliyor insanımıza, hâlâ anlamıyor musunuz?
Yıllar yılı, insanı yaşatmadan, devlet yaşatmaya kalkışan(!) totaliter tiplerin âdeta "kötülük mühendisi" olarak arzı endam ettiği bir ülkede yaşamaya çalıştığımızı unutmayalım! Hem iktidar olmaktan bahsedecek, ülke yönetimine talip olacaksın, hem de seçmenin ve ülkenin yalnızca bir bölümüne hitap edeceksin... Mümkün mü? Geçelim...
Gelgelelim referandumun boykot edilmesine...
Haddizatında, malûm bölgede devlet otoritesine itibar edilmediği açıkça görüldü! Bu defa, zihin kepenklerini indirdi bölge halkı... Fazla söze ne hacet?
Büyük meseleleri var memleketimizin...
Geçersiz oylar
SONAR'ın anketinde sorulmuştu: "Türkiye'nin en önemli sorunu ne?"
Yüzde 73,7: işsizlik. Yüzde 65,1: ekonomik pahalılık. Yüzde 63,2: terör olayları...
Referandum sürecinde, "bunun bir genel seçim olmadığı" sıkça vurgulandı. Fakat şu anki manzara, hiç de öyle değil... Yüzdelerin üzerine üşüşmeye başlanıldı bile!
Bu bir yana...
İmdi: 712 bin tane geçersiz oyun kullanılmasını mı anlamlandırmaya çalışalım, ana muhalefet liderinin oy kullanamamasını mı? Her ikisi de trajikomik...
Hız keselim, yavaşlayalım, sakinleşelim, kendimize gelelim: Herkesin endişesi kendisine göre büyük, herkes gerekçesine binaen vurmuş mührünü...
"Ne bu şiddet, bu celâl?"
Hısımların bile hasımlaşmasına sebep olan referandumla birlikte, bu ülkedeki bütün meselelerin çözüleceğini iddia etmek, pek ütopik elbette! Demokrasi, pek tabii ki, kulağa hoş gelen bir mefhum, itirazım yok!
Hayırlısı olsun cem-i cümlemiz için, fakat...
Bendeniz, "kesintisiz" veyahut "ileri" demokrasi gibi adlandırmaları samimi bulmayanlardanım; bu ülkenin hemen hemen her cephesi demokrasiyi diline pelesenk etmiş durumdayken, demokrasi mefhumunun hayata yansıyışı, anlatıldığı gibi gerçekleşmiyor ne yazık ki...
Referandumun genel seçim havasında geçmesi bir yana; sırf iktidar partisi göz önünde bulundurularak "Hayır" denmesi, "Evet" diyenleri iktidar partisinin mensubu mu yapmış oluyor gerçekten? "Evet" diyenler arasında bu tip bir mensubiyetten haz etmeyenler varken, ısrarla bu mensubiyeti, "ötekine" dayatma uğraşı, niye?
Yozgat ve İzmir
Yaratıcı bile yeryüzünde farklılıklara müsaade etmişken, insanın, kendisi gibi düşünmeyeni kendileştirme hevesinde olmasını, tek tipleştirici bir trajedi olarak algılıyorum şahsen.
Yok ama olur olmaz her şeyde, "psikolojik harekât" varmış ya hani... O hesap! Ne hoş değil mi, yeteneksizliğin ve yetersizliğin üstü, her defasında aynı şekilde örtülüyor; o tutmadıysa, "dış güç" verelim!
Şüphesiz, "dış güç" böylesi bir coğrafyada varlığını hissettirmeye çalışır, lâkin dış gücün gücü, fikir ve düşünce tembelliğine, yalnızca başkalarının tasavvuru ve tasarımı üzerine şartlanmaya alıştırmamalı zihinleri...
Manzara âdeta, az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerindeki toplumların ruh halini yansıtıyor. Eleştirel yaklaşımdan ve özeleştiriden mahrum kalınca, ister istemez, yeteneksizlik ve yetersizlik "ötekine" havale ediliveriyor.
Züğürt tesellisi güden amigolardan illallah!
Farz-ı misal: Türkiye Yozgat'tan ibaret değil, ama Türkiye İzmir'den de ibaret değil... "Kurtarılmış bölge" nispetinde böbürlenmek ise, âdet icabı bu ülkede!
İçtimaî mutabakat belgesi, bir diğer ifadeyle toplum sözleşmesi olarak adlandırılan Anayasa, referanduma tabi tutuluyor, fakat toplumda bir ayrışma söz konusu... Mağlûpların endişesi ciddiye alınmadığı takdirde, ayrışma ileriki yıllarda daha da fazla kökleşebilir diye düşünüyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



