12 Eylül 1980 darbesi, İran devrimi ve Afganistan'ın Sovyet Rusya tarafından işgal edilmesi 80'li yılların en önemli üç olayıydı. Bu üç olay gençliği oldukça etkilemişti. Özellikle Afgan cihadı, gençliğin birinci gündem maddesiydi. Cepheden gelen iyi haberler dalga dalga yayılır, gönlümüz coşar, yerimizde duramazdık. Çok iyi hatırlıyorum, arkadaşlar arasında küçük harçlıklarımızla biriktirerek topladığımız yardımları Afganistan'la irtibatı olan büyüklerimize büyük bir heyecanla teslim ederdik. Dönemin ruhuna uygun marşlar ezberler, söylediğimiz marşlarla adeta Afganistan'da devam eden cihada tempo tutardık. Panşir Vadisi'nde Ruslara karşı fırtına gibi esen ve Panşir Aslanı olarak ün yapan mücahit komutanlardan Ahmet Şah Mesut, gönlümüzün gizli kahramanıydı. Ahmet Şah Mesut'un başarıları dilden dile dolaşır, aramızda bir efsaneye dönüşürdü. Gülbeddin Hikmetyar, Burhaneddin Rabbani gibi Afgan liderleri, isimlerini en çok andığımız liderlerdi. Rusya'nın üstünlüğü ile devam eden savaş, zaman ilerledikçe mücahitlerin lehine dönmeye başladı. Özellikle cihadı sürdüren dört mücahit grubun birlik ve beraberliği zaferi de, kaçınılmaz olarak mücahitlerin kazanmasını sağladı.
Afganistan cihadına maddi-manevi yardımların yanında, aramızdan bizzat cepheye giderek, Sovyet Rusya'ya karşı savaşan arkadaşlarımız da oldu. Türk milletini temsilen, Afganistan'da şehit olarak cihadına katkı yaptılar. Afgan cihadının ilk Türk şehidi, İzmir Ödemişli Bilal Yaldızcı (Yıldız)'dır. Daha sonra Tekiner Tayfur (Hüseyin Akın Ağabey, Şehit Tekiner Tayfur'la ilgili güzel bir yazı yazdı) ve Recep Şahin bu yolu takip eden şehitler oldu.
1967'de İzmir'in Ödemiş ilçesinde dünyaya gelen Bilal Yaldızcı, ailenin tek erkek çocuğuydu. İki de kız kardeşi vardı. Ailesi, tek erkek çocuk olması sebebiyle üzerine çok düşüyordu. Lise yıllarında Afganistan cihadıyla yakından ilgilenen her genç gibi Bilal'ın de yüreğinde fırtınalar kopuyordu. Kafasına koymuştu, Afganistan'a gidip mücahitlerin yanında Ruslara karşı savaşacaktı. Lise yılları hep mücadele ile geçti. Yaptıklarıyla, arkadaş çevresini ve ailesini oldukça şaşırtıyordu. Bu konuda kardeşi Zuhal Yaldızcı'nın söylediklerine kula verelim: "Bir gün eve gece yarısı geldi. Hepimiz merak içinde onu bekliyorduk. O ise gayet rahatlıkla içeriye girdi. Zaten meraktan iyice yorgun düşen annem, ağabeyimi sorularla boğdu. Biz, başına bir şey gelmesinden korkuyorduk. Fakat hiç ummadığımız bir cevapla karşılaştık. Diyor ki, anneciğim şu anda kabristandan geliyorum. Bu yaptığım şeyi, altı aydır sürekli yapıyorum. Amacım içimdeki ölüm korkusunu yenebilmekti. Gördüm ki, doktoru, avukatı, zengini, fakiri hepsi orada ses çıkarmadan yatıyor. Ağabeyimin şehit olduğu haberi geldikten sonra, müdürlük yaptığı kursun masasında küçük bir not bulundu: 'Allah'a şükür ölüm korkusunu yendim' diye..."
Bilal arkadaşlarıyla birlikte sürekli Bozdağ'a tırmanır, bunu yapmasındaki amacı, Afganistan'a gittiğinde Hindikuş dağlarında zorluk çekmemek içindi. Liseden sonra Afganistan'a gitmeye karar veren Bilal, evden ayrılırken ailesine Pakistan'a üniversite okumaya gidiyorum, demişti. Bilal önce Pakistan'a, oradan da cepheye katılmak için Afganistan'a geçti. Penşir Vadisi'nde Ahmet Şah Mesut'un birliklerine dahil oldu. Ahmet Şah Mesut, kendisini çok sever ve 'Abdullah misafir' diye hitap ederdi. Hindikuş dağlarında Ruslara karşı yürütülen amansız mücadelenin her safhasında yer aldı. Dönüş vakti gelip çattığında, takvimler 24 Ekim 1987'i gösteriyordu. Bilal, hazırlığını yapmış, silahını teslim etmiş, arkadaşlarıyla vedalaşmaya hazırlanıyordu. Ahmet Şah Mesut'tan haber geldi. Bütün mücahit gruplar, Pakistan sınırına yirmi beş kilometre mesafedeki Rus garnizonunu kuşatacaktı. Bilal'ın içi bir tuhaf oldu. Bir türlü dönmek istemiyordu ve o kuşatmada bende olmalıyım diyerek, mücahit grupların arasına karıştı. 29 Ekim 1987 sabahı Bilal, Hz. Bilal'dan muştu almışçasına sabah ezanını okudu. Bilal'ın yanık sesi Panşir Vadisi'nde dalga dalga yayıldı. Sabah namazı eda edildikten sonra harekete geçildi. İkindiye doğru Rus garnizonu kuşatıldı. Yoğun çatışmalar başladı. Silah sesleri, tekbirlerle birbirine karıştı. Kendinden geçen mücahitler, şehadete koşmak için adeta birbiriyle yarışıyordu. Bunların arasında Bozdağ'ın heybetli delikanlısı Bilal de vardı. Birkaç saat süren çatışmada Rus garnizonu ele geçirildi. Pakistan'la Afganistan arasındaki en büyük engel de ortadan kaldırılmış oldu. Şehit Bilal, Afgan toprağına kanını akıtarak, bu başarının mimarlarından biri olmuştu.
Şehit Bilal, ailesine yazdığı son mektupta şöyle diyordu: "Babacığım, nasibimde gidip dönmemek, gelip de görmemek var. Peygamberlikten sonra en büyük mertebe şehitliktir. Sizin yapacağınız Allah'ın taktirine rıza göstermek, boyun eğmek, kesinlikle isyana yönelmemektir. Şimdiye kadar İslam'ın edebiyatını yapan bizler, artık geleceğe yönelmek zorundayız. Gerçek ne kadar acı olsa da."
Yirmi iki yıl önce aramızdan ayrılan şehit Bilal Yaldızcı ve diğer şehitlerimiz, ümmet bilincinin nasıl bir şey olduğunu kanları pahasına ispatlamış oldular. Eminim ki, bugün aramızda olsalardı, Gazze'de vahşet yapan katil İsrail'e karşı ümmetin iffet ve namusunu korumak için savaşırlardı. Yazımızı Şehit Bilal'ın sözleriyle noktalayalım: "Bilal ölmüş derlerse sakın inanma ana. Bil ki ben şehit olmuşumdur. Şehitler ölmez ana..."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




