Âh İstanbul âh!.. Oturuyorum kalbinde, bir şeyler eksiliyor içimde. Hayata dair...
Asfalta boğulmuş çimenler arasında fiskiyeler âb-ı hayat zerkediyor, tâ Amerika'dan gelmiş yersiz-yurtsuz Kızılderililerin hüzünlü müziği eşliğinde. Ezgiler, buram buram terleyenlerin içini sızlatıyor; anlamını bilmeseler de. İstanbul böyle işte; festivali bitmeyen şehir...
Yerebatan Sarnıcı'nda, yerden kubbeye fırlamış damlacıklar düşüyor aklaşan saçlarıma. Süzülüyor yüzükoyun, geçmişten geleceğe... Hapsedilmiş suların, yorulmuş direklerin, ışığı özgürlük zanneden mahkum balıkların, mitolojik hikâyelerin arasında geziniyorum. İstanbul'un dibi sular altında...
Küflenmiş dehlizlerden kendimi İstanbul'un üstüne atıyorum. Her taraf sıcak kokuyor, yapraklar kuruyor, çiçekler soluyor, insanlar buram buram terliyor. Bir ağaç gölgesi, bir bank kapabilen yitiğini bulmuş gibi seviniyor...
Sultanahmet Meydanı'ndan yetmişikibuçuk millet geçiyor. Arkalarından doğunun kavruk yüzlü çocukları; "soğuk suuu 50 kuruş, sıcak simiiit çıtır çıtır, süt mısııır..." diye bağırıyor.
Sultanahmet Parkı'nda; fıskiyelerin gökkuşağını andıran rengarenk ışıltısı, damlacıkların şırıltısı eşliğinde İstanbul'u izliyorum.
Âh İstanbul âh!.. Bunalan da sana koşuyor, sevinen de... Ayasofyan kalabalıklar içinde yapayanlız ve mahzun... Sultanahmed'in şaşkın!..
Şadırvanlar her zamankinden daha kalabalık. Musluklardan su değil, sanki sıcak havayı boğan rahmet damlaları akıyor.
Güneş yavaş yavaş batıyor, ezanlar okunuyor. İnsanlar sokaklardan bir yerlere koşuyor, ya da mıh gibi çakılmış sağa sola bakıyor.
Ezanlar insanlara safınızı belli edin diye sesleniyor. Saflar ayrılıyor yavaş yavaş; ezanı dinleyenler, ezandan habersiz mabedin taşlarını temâşa edenler, caminin kapısından içeriye girenler, içeri girdiği halde sadece kubbeyi seyredenler... Ve hocanın arkasından saf tutanlar...
Kâmet bitiyor, saflar belli oluyor. Heyhat ki, payitahtın caddelerinin, sokaklarının kesiştiği koskoca Sultanahmet'te saflar ikibuçuk safı geçmiyor.
Başlar Marmara'da secdeye götürülüp, zikirler zamandan münezzeh bir binitle sürülüyor Kâbe'nin duvarlarına.
Eller semaya kalkıyor; ümidi Allah, rehberi Peygamber olan bir iklimde Hira Nûr'a koşuluyor. İstanbul, tıpkı Peygamber (sav) gibi hilâlin arkasındaki rahmet, bereket ve mağfiret ayı Ramazan'ı bekliyor.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



