İtalyan yazar Tomasi Di Lampedusa Leopar adlı romanında “değişim” i işler. Sicilya’da Bourbon Krallığı’nın çöküş yıllarında Salina ailesinin ve ailenin reisi, romanın baş kahramanı Prens Fabrizio Salina’nın yaşam öyküsünü anlatan roman, bir çok eleştirmen tarafından sadece İtalyan değil, aynı zamanda dünya edebiyatının bir başyapıtı olarak kabul ediliyor. Yirminci yüzyılın en önemli romanlarından biri kabul edilen eser, doğrusu usta bir kalemin satır aralarına sakladığı mesajları sunuşundaki mahareti hissettikçe kendine hayran bırakıyor. Kitap, 60’lı yıllarda Lucsino Visconti tarafından beyaz perdeye uyarlanmış. Burt Lancaster, Claudia Cardinale ve Alain Delon’ın rol aldığı filmi seyretmek, özellikle romanı okuduktan sonra daha da anlamlı olsa gerek.
Can Yayınları’ndan çıkmış kitabın arka sayfasında şöyle bir özet var : “70 yaşına gelmiş, ilginç özellikleri ve uğraşıları olan Fabrizio Salina, soylulara özgü dünyanın çöküşüyle birlikte yavaş yavaş ilerleyen kendi çöküşünü de hüzünle yaşar. Israrla sürdürdüğü geleneklerin, içine kapandığı görkemli dünyayı oluşturan öğelerin sessizce kayıp gittiğini, dönüşü olmayan sonun yaklaşmakta olduğunu gözler. Ne var ki, arkadan cıvıl cıvıl bir kuşak gelmekte, onun vaktiyle yaşadığı tüm duyguları, tüm heyecanları başka bir dekor içinde, başka koşullar altında onlar da tüm yoğunluğuyla yaşamaktadır.”
“Her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, her şeyi değiştirmeliyiz.” Kitabın etrafında döndüğü bu cümle, aslında hem prensin yaşamının son anlarında idrak ettiği bir gerçek, hem de yazarın, kitabın tamamı boyunca gözler önüne sermek istediği şey olmuştur.
“Değişim” kelimesinin her kullanılışında bambaşka anlamlara büründüğü, “değişim”in devamlı değiştiği bu zamanda, yapılmaya çalışılan şey de aslında “her şeyin aynı kalması”nı sağlamaktan başka bir şey değil zaten.
Dünya üzerinde kontrolü elinde tutmak isteyenler ve bunu büyük ölçüde başaranlar, daima “değiştirdikleri”yle, değişmemesini istedikleri düzenleri için çalışır dururlar aslında. Bu bakış açısı, sadece büyük oynayanların değil, oyunun içindekilerin de ruhuna sinsice işler. Bireyselleşmiş, kendi menfaatlerine odaklanmış ve onlara küçücük bir halel gelmesin diye kılıktan kılığa girmeye hazır insanlar, boyunlarına geçirilmiş görünmez tasmaların ve gerçek anlamda henüz acıdığını fark etmedikleri vuruşların eşliğinde koşarlar. Her şey olduğu gibi kalsın diye, yüzyıllardır yeni senaryolar üretenler, her şeyi öyle büyük maharetle değiştirip dönüştürürler ki, insanoğlu, kutsalları dahil, değerlerini tanıyamaz ve koruyamaz hale gelir. Belki de, dünya sahnesinde insan için kurulmuş tuzak’ın ta kendisidir bu. Yaşadığımız yüzyılda bu tuzağı fark etmek hem çok kolay, hem de bir o kadar zordur. Adına ister tuzak, ister imtihan densin, bedel ödemeyi göze alan ve bu bedelin şimdi kaybettikleri yanında çok da büyük olmadığını idrak edenler, dünyanın ve üzerinde yaşayanların Asıl Sahibine teslim olmuşlar çoğaldıkça, dünya değiştirilerek köleleştirilmekten kurtulacaktır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



