Keşfedilenleri tekrar keşfettiğinizde; sonu olan hayatı arkanıza alıp hesap gününü özlersiniz hiçbir şeyi özlemediğiniz kadar... Tevhid nehirlerinin sizi götürdüğü o mekandan avazınızın çıktığı kadar; “Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız” diye feryad edersiniz...
Ağır bir imtihandır özleyenin özlenene iç aleminden yolculuğu. Bu çileli yolculukta attığınız her adımla gözünüze hayata dair enteresan sahneler takılır. İsteseniz de istemeseniz de; gözünüzü ve gönlünüzü kaçıramazsınız bu sahnelerden... Boşalan saat zembereği gibi kah bir gayya kuyusuna, kah bir ulvî çağlayandan yukarılara doğru savrulursunuz...
Bazen açlıktan ölmek üzere olan bir Ugandalı çocuğun ümitsiz bakışlarını...
Bazen Filistinli bir çocuğun İsrailli askerlerin ölümcül kurşunlarıyla hayat hakkının gasbedilişini...
Bazen depremde evlatlarını kaybeden acılı bir annenin feryadını...
Bazen Somali’de kıtlık sonucu ölen çocuğunu toprağa kendi elleriyle gömen bir annenin çaresizliğini...
Bazen işgalciler tarafından başına torba geçirilen Irak’lı bir babanın, kucağındaki yavrusunu teselliye çabalayışını...
Bazen Güney Vietnam’da atılan Napalm Bombası’nın dehşetinden kaçan çocukların, üzerlerindeki yanan giysileri feryatlarla sağa sola fırlatış sahnelerine takılır kalırsınız.
Ve bitip tükenmek bilmeyen bu “bazen”lerin devamlarındaki sahneleri hatırladıkça, yüreğiniz derinden yaralanır. Hem de dinleri, dilleri, renkleri ve coğrafyalarının ne olduğuna hiç aldırış etmeden...
Yüreğinizin sizi götürdüğü yer...
Siz de onlardan biri oluverir, onlar gibi feryada başlarsınız, yüreğinizin bir köşesinde. O anda yüreğiniz; mekanlar üstü bir mekana dönüşüverir.
En bunaldığınız anda Asr-ı Saadet’ten yapraklar açılır önünüze. Hoyratlıklar, vahşilikler, hayasızlıklar, gaddarlıklar yelkenlerini indiriverirler birden bire...
Çevrenizde olup bitene duyarsız kalamaz; Hz. Muhammed (s.a.v.)’nin insanlığa sunduğu manifestoya kapılarınızı açarsınız sonuna kadar. Mekke’de diri diri gömülen kız çocuklarının çaresizliklerini görür, çocuğunuzun başını okşarsınız...
Dostun dostu ve vefanın en güzel örneği Hz. Sıddık-ı Ebu Bekir(r.a.)’i hatırlar; basarsınız bağrınıza en yakınınızdakileri, onlar vuslata ermeden ve hiç bir şey geç değilken...
Hayatın dengesi olan Hz. Ömer(r.a.)’in adaletini anlamaya çalışır; caniliğe, cehahete, hırsızlığa, arsızlığa, namussuzluğa isyan edersiniz...
Peygamber ve meleklerin utandığı mahcubiyet makamı Hz. Osman(r.a.)’ı hisseder; gözleriniz kan çanağına dönünceye kadar ağlar, Yaradanınıza iltica edersiniz...
Günahın firar ve hicret ettirdiği Hz. Zeyd(r.a.)’i anlar; günahlardan firar etmenin yolunu keşfedersiniz, bitmişliğin ve umursamazlığın ayyuka çıktığı aleminizde...
Maddeden manaya hicret
Ve perdeler açılır, hiç beklemediğiniz bir anda. Maddeden manaya hicretin merkezinde “Evrensel Kongre”nin banisi oluverirsiniz birden. Kapılırsınız bir anafora “Lebbeyk Allahûmme Lebbeyk” telbiyesi eşliğinde, çıkmak ne mümkün. Bağlanırsınız tâ derinden, hatta en derinden; dudaklarınızda O’na yakınlığın yankısı, gözlerinizde O’na hasretin parıltısı...
Safa ile Merve arasında sa’y ederken kiminiz anne Hacer, kiminiz oğul Hz. İsmail’dir. Çırpınışlarınız tevekküle, teslimiyetleriniz bereketin tezahürü olarak en sıkıntılı anda “zemzem” şelalelerine dönüşür.
Gün artık Arafat’tan Müzdelife’ye oradan da Mina’ya “Adl Irmakları” gibi akma günüdür. Kâbe’den uzaklaşıp, onun Sahibine yakın olma günü; bir duruş, bin duruluş ve Hz. İbrahim(a.s.) gibi vuslatta diriliş günü.
Diriliş gününün nişanesi...
Mina; şeytanın taşlandığı, şeytanı taşladıkça gönüllerin paklandığı yerdir sizin için. Kâbe’yi tavaf, Safa ile Merve arasında sa’ydan sonra diriliş gününün nişanesi “bayram”dır artık. Bayramı bayram yapmak için, İsmail(a.s.) olmak gerek... Bayramı bayram yapmak için İsmail’den ziyade İbrahim olmak gerek! Bağlandığınız bütün zincirleri tek tek kırarak ve gördüğünüz rüyaya inanarak...
Ve ardından; “İsmail’im, rüyamda seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?” sorusunu ciğerparene, yoldaşına, biricik evladına sorabilmek... Ve hiç düşünmeden, “Babacığım, sen emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun.” (es-Sâffât, 102) cevabı karşısında vuslatta varolmak için, İsmail’in ensesindeki her darbeye İsmail’den çok teslim olabilmek...
Her darbeyle içimizdeki tutsak güvercini ilahi göklere doğru pervazlandırabilmek... Göklerin Meryemî bahçelerinde süzülürken Yücelerin Yücesinin: “Biz oğluna bedel O’na büyük bir kurban verdik...” (es-Sâffat, 107) müjdesiyle müjdelenmek. İşte teslimiyet, işte insanı derinden sarsan mükâfât!...
Özgürlüğün şifresi
Bayram sabahı kalkıp Kurban edeceğiniz İbrahim’in içindeki İsmail’dir! İsmail kim? Heva, hevesten arınıp Rabbine sorgusuz sualsiz teslim olan irade. O’nun rızası için bütün yasaklar kurban edilmeli ki, bayram yüreklerde, benliklerde hissedilebilsin. Çünkü kurban; teslimiyet, Yaradana boyun eğiş, kurtuluş ve özgürlüğün şifresidir.
O, feryatları duyandır...
Ve keşfedilenleri tekrar keşfettiğinizde; sonu olan hayatı arkanıza alıp hesap gününü özlersiniz hiçbir şeyi özlemediğiniz kadar...
Tevhid nehirlerinin sizi götürdüğü o mekandan avazınızın çıktığı kadar; “Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız” diye feryad edersiniz... Muhakkak ki, Allah mazlumların feryadını duyandır...
...
Kurbanlarınız kabul, niyetleriniz mebrûr ve Kurban Bayramı’nız mübarek olsun.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



