Zaman zaman sinemanın tarihi ve gerçeği çarpıtıp yanlış yansıttıklarını görür, ister istemez üzülürüz. Fakat yapacakları film için tarihi hakikatlerle yaşanmış gerçekleri değiştirmeyi marifet sayan bu arsızlara yönelik eleştirilerle yapılan tuhaflıklardan şikâyet edenlere, sanat ve özellikle de sinema çevrelerinden şöyle tuhaf bir cevap gelir:
Biz tarih veya sosyoloji belgeseli yapmadık, bir sanat eseri olan film yaptık, dolayısıyla da gerçeği çarpıtmaya hakkımız var, çünkü sinema veya televizyon filmi için tarihi veya gerçek hayatı malzeme olarak değerlendiriyor, onları değiştirme hakkını kendimizde buluyoruz...
Böyle densizlikleri bütün dünya sinemacıları sergiliyorlar ama bizimkiler çok daha fazlasını yapıyorlar. Çünkü biz içinden çıktığı toplumu ve bu toplumun tarihiyle hayatını sevmeyen aydınlara sahibiz. Ayrıca, bu aydınlar kendi klasiklerini okumaya değer bulmazlar. Bütün bunları kendilerine söyleyebilecek kimselere tahammül etmedikleri için de onları göremezler.
Sanat mı hayat mı?
Sanatla hayat ilişkisinde temel tartışma konularından biri olan sanatın gerçeklikle ilişkisi, iyi niyetli yaklaşımlarla ele alındığı zaman önemli ve derinlikli çalışmalara ihtiyaç duyar. Bunu yalnız sinema için değil, hikâye, roman ve tiyatro sanatları için geçerli görmek gerekir. Bir sanatçı bu türlerden herhangi birinde eser oluşturmaya çalışınca, konusunun çağı ve zamanı da önem kazanmaya başlar. Çünkü zaman şuuru ve mekân idraki hayat için çok elzem.
Gerçekten de hayat ve tarihin bazı safhaları sanatçı için belli açılardan malzeme durumundadır. Her sanatçı konusuyla malzemesini nasıl iyi tanımak zorundaysa, sinemacı da öyle. Fakat bizim yazarlarımız gibi sinemacılar da sanatın köklü tartışmalarına girmeden oportünist bir tarzda, bizim meraklarımızı giderecek küçük çözümler bulur, bu çözümlerin bize uygulanması da inşallah gerçekleşir. Asıl yapılması gereken, gerçeğe uygunluktan çok bir sanat eserinin gerektirdiği titizliğin ortaya konmasıdır.
Sanatçı hayatı ve tarihi anlatırken gerçekten titiz ise, eserine gösterdiği titizliği konusunun malzemesine de göstermek zorundadır. Osmanlı tarihçilerinin kitapları bu anlamda birer doğru örneklerdir. Batılı anlamda romanların yazılmadığı dönemlerde Naima'nın Tarihi ile Evliya Çelebi'nin seyahatnamesini okuyan insanlar, aslında birer roman okuyucusu gibidirler.
Bu anlamda Fransız Romantik şairlerinin yazdığı tiyatro eserleriyle romanlar, bir tarihçi titizliği sergiler. İster tarih kitabı, isterse edebi eser yazsın, bir sanatçıdan beklenen tasarım veya kurgular, her şeyden önce gerçeğe yakındır.
Sanatın hayattan büsbütün ayrı veya ondan seçtikleriyle tamamen farklı bir kompozisyonla, bir çeşit fantezi gibi görülmesi ve gösterilmeye çalışılması, sanat ve edebiyatın hayattan büsbütün ayrı görülmesine yol açar. Elbette bu bir çeşit yanılsamadır.
Sanatçıların, özellikle de sinemacıların dünyaya ironik bir bakışla bakması ve buradan şaşırtıcı haberler çıktı. Bu Müslümanların çevreye bakışındaki ölümlü dünya anlayışı gibidir!
Karagöz'deki gölge oyunu gerçekle efsaneyi birbirine karıştırdığı gibi, fanteziye benzeyen kurgular da sanatın hayata saygısızlığı gibi algılanabilir. O yüzden de estetik yalanı gerçekten daha önemli bulmaya başlayan sanatçılar toplumuyla ve hakikatle yüzleşemezler...
Dünyanın büyük eserleri ister tarihten yola çıkarak yazılıp yayınlansın, isterse sosyal ve tabii gerçeklerden oluşsun kendilerine özgü bir dil ve üslup ile ortaya konmak zorundadır. Bilimsel makale veya belgesel sinema şeklinde ortaya çıkanlardan her şeyi ile farklı olan bu eserler, iki kere değerlidir. Çünkü saygılı ve görgülü bir sanatçının elinden çıktığı için iyidir...
Namık Kemal ile Ahmet Mithat Efendi'nin tarihi olaylarla o günlerde gerçekten yaşananları konu edinen roman ve tiyatro eserleri uzunca bir zaman sevilerek okunmuş, tarih ve coğrafya şuuruyla pek çok gerçeği dile getirerek yaşanılan acıları nesilden nesile aktarmışlardır.
Hayatla sanatın iki bakımdan birden gerçekliğe sadık kalması, onu her bakımdan güçlü kılar. Çünkü tabii ve samimi sanatçı, hiç kimseye ihanet edemez; her bakımdan sorumludur.
Sinemada sermaye kadın olunca
Bir sanat ve edebiyat eserinin içinden çıktığı toplumu veya ait olduğu milleti tam olarak ifade etmesinin asgari şartları var. Öncelikle yerli, milli ve evrensel insanî değerleri ifade ve temsil edecek özelliklere sahip olması gerekir. Bunlarla birlikte dili ve kompozisyonuyla orijinal olması, anlattıklarının kendi toplumu ile insanlığa kendine özgü bir mesaj veren yanı bulunması gerekir. Bütün bunları maalesef Batılı değer yargılarıyla eser veren ve Batı Avrupa'dan ödüller bekleyen, bunun için de sömürge ruhlu aydınların eserlerinde görmüyoruz.
Bütün bunların hiçbiriyle ilgisi olmayan, kendilerini muğlak birer kavram olan çağdaşlık ve laiklikle sınırlayan sömürge aydınlarının en büyük başarısı, Batı Avrupa ülkelerinde yapılan festivallerle ödüller kazanmasıdır. Para ve unvan bakımından bir film çekmeye bile yetmeyecek sinema ödülleriyle hayli yüksek paralar getiren edebiyat ödüllerinin, sanatçı geçinen insanları toplumlarından kopardığını görüyoruz.
Çağdaşlık ve batılılık kavramlarıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir kısım züppelerin yaptıkları filmler için her türlü takdiri Batı Avrupa'dan beklerken, biricik sermayelerinin kadın ve onun cinselliğini kullanmak olduğunu görüyoruz. Bunun bir tuzak olduğu ortada...
Esasen sinema ve televizyon gibi görsel sanatların edebiyatın bir türü olan tiyatro gibi insanın ezeli ve ebedi dramına yoğunlaşmadığını biliyoruz. Modern kadınlara özgü sathi bunalımlarla ve kadınların feminist haklarıyla cinselliğinin istismarını ele alan sinema, kadının problemlerini anlatıyorum derken, bir yandan da istismarı başka bir şekilde sürdürüyor olmanın çıkmazını yaşamaktadır. Kısacası sinemada ne kadar kadın o kadar para formülü revaçta.
Böyle bir sanatın bütün kötü etkileri bizim Yeşilçam ürünlerinde görülürdü, onun ölümüyle birlikte entel-dantel filmler 1980 sonrası Kültür ve Turizm Bakanlığı katkılarıyla ve tabii batılı özentilerle sürdürüldü ve televizyon sinemacılığı bu ortamda hayat buldu.
Devlet ne kadar sinemayı himaye ederse o kadar azgın azınlık kayırılmış oluyor. Bunun çok kötü örneklerini üç-beş iyi örnekle telafi etmenin imkanı yok. Kaldı ki, Hacı Beylerden tabasbus yoluyla aldıkları paraları hakaret edercesine kullandıktan sonra tavırları hiç değişmedi. Hele 2010 Ajansı'nın desteğiyle çekilen ve pek az gişe kaygısı taşıyan filmleri gördükten sonra, artık Muhteşem Yüzyıl gibi filmlere gösterilen tepkinin anlamı kalmıyor.
Evet, Mahpeyker'i, Sinan'ı büyük para destekleriyle çektiren sinema dostları arkadaşlara söylenecek tek şey var: Sinemada sorumsuz sermaye kadın cinselliğine heba edilmiştir... Evet, bravo denecek türden bu işlere harcanan paralara yazık. Sizin güçlü bir kültür hayatınızla edebiyatınız yoksa, acemi kaptanlar elinde tehlikeli sulara sürdürdüğünüz gemileriniz elbette batacak veya birer rezalet örneği olarak yüzecektir...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



