Zirve; inişin, çöküşün başladığı yerdir. Elbette bunu süreç içerisinde görebilmek her babayiğidin harcı değildir. Ancak defter kapandıktan sonra fark edilebilir. Ve zaten herkesin konuşmaya ve bilmeye (!) başladığı, çoklarının da atıp tutacağı zamandır; defterin dürüldüğü vakit. Bu manada: "Osmanlı'nın çöküşü ne zaman başladı?" diye sorunca, genelde; "Kanunî devrinde" cevabını alırız. Ama bunu Kanunî devrinde kimsenin söylemiş olma ihtimali yoktur.
Gecenin en karanlık anında sabahın gelmesi daha bir kesinlik kazanır. Gece koyuluğunu artırdıkça, insan kasvete bürünebilir. Fakat gecenin gecesinde bir vakit vardır. O an insan zanneder ki gece sabaha dönüyor. Hâlbuki o vakit; 'fecr- i kâzib' dir. Yani yalancı ağarma... Yalancıdır, çünkü sonra hava bir daha kararır. İşte bu vakit, sabah olmasına dair insanın hayalinin suya yaklaştığı andır. Bu vakitte gece bitmeyecek diye düşünüp tekrar derin uykulara dalanlar hayallerini suya düşürürler. Biraz daha sabredip tefekkür ile meşgul olanlar içinse bir müjde vardır: 'Fecr- i sadık'... Sadık kızıllık, gerçek ağarma... Bu, hayallerini suya yalnızca değdirip hayatiyetleri için oradan beslenenler adına bulunmaz bir andır. Daha sonra, müjdelenen sabaha kavuşulur zaten.
Hayaliniz suya değmezse olmaz. Çünkü sürekli artış gösteren bir ivmeyle yükselen hayaller, gün gelir insanın gözünü kapatır, hakikati görmesini engeller. Mesela; İstanbul kuşatması sırasında haçlı kadırgalarının Osmanlı donanmasından sıyrılıp Haliç' e girerek kuşatmayı tehlikeye sokması; İkinci Mehmet' in hayalinin suya değdiği bir andır. Yaşanan bu hadise Sultan Mehmet' in düşmanı daha bir ciddiye almasına vesile olarak onun azmini, inadını, kararlılığını, cesaretini, plan- programını, strateji belirlemelerini artırmış ve kavileştirmiştir. Belki de onu Fatih yapmıştır bu tür tetiklemeler.
İnsan, hayalini suya düşürmesin tek. Değdirsin, zararı yok. Ama düşerse bir daha canlanması zordur. Hayal suya değerse -ki bence, bu bir ihtiyaçtır- insana bir silkinme ve aklını başına devşirme imkânı da verir.
Hayalini suya değdiren insan, ihtiyacı olanı oradan alır. Su, hayattır. Ama aynı zamanda ölümlerin en acıklısının da baş mimarıdır. Hayalin suya düşmesi demek, hayalin dolayısıyla insanın boğulması demektir.
Söyler misiniz; 'ölümlerden ölüm beğenme hakkı'mız olsaydı, kim boğularak ölmek isterdi ki! Çünkü boğulan insan, boğazından ağaç çıkarıyorlarmışçasına bir ıstırap duyar. Böyle olunca, hayatının herhangi bir döneminde haddinden biraz fazla havasız kalan biri böyle bir ölümü istemez. Yanarak veya ağır bir darbeyle ölmek de böyledir.
Boğularak ölmek nasıl bu kadar acıklı ise, hayalin suya düşmesi de o kadar kötüdür. Bu manada; hayallerimizi boğmaya, onları atıl bırakmaya hiçbirimizin hakkı yoktur!
Unutma! Hayalin kadar varsın
İnsan hayali kadar vardır. Faaliyete geçmeyen hayal; kumaş olmayan iptir, süt vermeyen inektir. Hâsılı, aslî vazifesini yapmayan her şeydir.
Hayalimiz daima zinde olmalıdır. Canlı, iyi kurulmuş ve üzerinde çalışılmış bir hayal insanı başarıya ulaştırır ancak.
Boş boş hayaller kuranlar; pineklemekten başka bir şey yapmayıp 'efkârlıyım yine bu akşam' diyen, hiçbir şey düşünmediği gibi, 'efkâr'ın fikir kelimesinin çoğulu olduğunu da bilmeyen ayyaşın düştüğü saçmalığa düşerler.
İnsan, bir işi başarmanın bütün yollarını denemiş; hayal/ murad ettiği emeline ulaşmasına az bir mesafe kalmıştır. Öyle bir terslikle karşılaşır ki, bütün hayalleri suya düşeyazar. Her şeyden vazgeçmek ister. Çalıştıklarının boşa gitmesi karşısında bütün ümitlerini yitirme noktasına gelir. Bu durum aslında sıkıntılı gibi gözükse de, emeklerin zayi olduğu düşünülse bile, akıllı bir insanın yeniden şahlanacağı, dirileceği, ayağa kalkacağı bir fırsattır. Tıpkı Fatih' in değerlendirdiği gibi...
Hayalinizi suya değil, taşa yazın!
Biliyor musunuz, vasiyetname yazmak; bir Peygamber (SAV) emridir. Kırk yaşına gelen bir insan vasiyetnamesini cebinde gezdirmelidir. Ne zaman öleceğini bilmeyen insanın yapması gereken bir şeydir bu.
Kan grubumuzun veya organlarımızı bağışlayıp bağışlamayacağımızın yazılı olduğu kâğıt kadar vasiyetnamemizin de cebimizde bulunması elzemdir. Bu, kimseye karamsar gelmesin, kimseyi hayattan soğutmasın. İnsanların, 'vasiyetnamesini cebinde taşıyor' demelerinden çekinmemek lazım. Vasiyetname yazmadan ölenler, hayallerini bir kenara not etmeyenler; elim bir trafik kazasında can verip de kimliği olmadığı için, süslü püslü hayvan mezarlarının az ötesinde kimsesizler mezarlığına gömülürler. Geleceğe dair planlar tasarlayıp bunları bir kenara yazmayan kimse büyük bir vebal altındadır.
Hayallerini kendi aciz bedeniyle beraber toprağın altına gömenler, hayat boyu kitap ezberleyip bunları aktarmayan, yazmayan malumatfuruş ayaklı kütüphanelerin düştüğü duruma düşerler. Ki onlardan bahsedilirken sadece ayaklı kütüphane olduklarından ve bununla ilgili birkaç hatıradan söz edilir. Tecrübe ve bilgileri ise hayalleri ile birlikte toprak olmuştur, yazık olmuştur.
Binlerce yıl önce yaşamış ve duvarlara figürler -hayallerini- çizmiş biri; elli sene önce yaşamış ve onca imkâna rağmen eline kalem alıp da tek bir kelam yazmamış birinden -bu kişi çok yakın bir akrabam da olsa- daha önemlidir bana göre ve hatırası o kadar kavidir.
Bir gün, güzel ve kaliteli bir hayal kurup bunu gerçekleştirmeyi dert edinirseniz ve bu size zor ve meşakkatli gelirse, gerçekleştirememekten korkarsanız Allah'a (cc) dönüp; 'Ya Rabbi, benim büyük bir derdim var' demeyin. Derdinize dönün ve 'benim tek büyük olan Allah'ım (cc) var' deyin. İnanın, işlerinizin nasıl çabucak ve kolayca hallolduğuna herkes gibi siz de şaşıracaksınız.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



