Hastahane süreci devam ederken doktorundan hemşiresine ve sivil memuruna kadar bir kısım muhataplarımızdan gördüğümüz muamele bana hep Avrupa seyahatlerimden birinde bir kardeşimizin anlattığı olayı hatırlatıp durdu.
Sıkıntılı bir hamileliğin son aşamasına gelmiş bulunan eşini hastaneye götüren o kardeşimiz, ilgili servisin sorumlu hemşiresi (veya doktoru?) tarafından şaşırtıcı bir ilgiyle karşılanmış. Hastanın her meselesiyle bizzat ilgilenen o görevli, kardeşimizde sıcak bir intiba bırakmış tabiatiyle. O süreçte bir gün o bayanı hastane bahçesinde görmüş ve selam vermiş. Ama bayan, kardeşimizin hiç beklemediği bir soğukluk göstermiş, hatta selamını dahi almamış. Ertesi gün yine hastanede karşılaşmışlar ve yine eski sıcak ilgi... Kardeşimiz dayanamayıp sormuş: "Bize burada başından beri gösterdiğiniz yakın ilgiye binaen dün dışarıda size selam verdim; almadınız. "Acaba bir şey mi oldu" diye düşünürken bugün burada yine eski sıcak ilginizle karşılaşıyorum. Bu değişken tavrınızın sebebi nedir acaba?"
Görevli bayan gayet tabii bir tavırla şu anlamda bir karşılık vermiş: "Ben burada size "hizmet veren" konumundayım. Burada size ilgi ve yakınlık göstermek benim görevimin bir parçası. Bunun için para alıyorum. Mesaim bitince görevim de biter. Dışarıda size yakınlık göstermek ve sizinle selamlaşmak görevimin gereği olmadığı için öyle davranmam tabiidir..."
Kendi insanımıza, Avrupalı'nın gösterdiği "mekanik ilgi"yi dahi gösteremeyen bir kısım görevlilerden gördüğümüz tavır "yazıklar olsun" dedirtiyor ister istemez.
Valideyi, vefat ettiği hastaneye götürdüğümüzde oradaki bir kısım görevlilerde "Biz bu türlü hastaları evlerine gönderiyoruz"la başlayıp devam eden cümleler belki en sık karşılaştığımız tavrı yansıtıyordu: Sizin hastanıza lütffen ve keremen bakıyoruz! Uzun süre yatmaktan, annemin arka tarafında geniş bir bölgede yatak yarası oluşmuştu. Böbrekleri düzgün çalışmıyordu; iki-üç günde bir diyalize alıyorlardı. Serumdan iki kolu da şişmişti ve artık kasıktan taktıkları kateterler vasıtasıyla mamayla besleniyordu.
Bunlardan mı, başka sıkıntılardan mı bilemiyorum, son günlerde sürekli inliyordu. O sesi duyup da bir şeyler yapmadan oturmanız mümkün değil. Bu durumu doktorlardan bazıları "normal" karşılıyordu. Bizim "En azından ağrısını dindirmek veya hafifletmek için bir şeyler yapamaz mısınız" tarzındaki serzenişlerimize, "Beyefendi size kaç kere söyleyeceğiz, hastanızın bilinci kapalı. Ağrı kesici yapsak da bunun ona bir faydası olmaz. Çünkü hiçbir şey hissetmiyor. Aslında bu tür hastaları evine gönderiyoruz..." karşılığını alıyorduk. Buna rağmen üstelemek ve söylene söylene de olsa bir şeyler yapmalarını sağlamak zorunda kalıyorduk.
Cumartesi gecesi aramızda yine böyle bir konuşmanın geçtiği genç bayan doktorun en son kurduğu cümle karşısında heykel gibi donup kaldım. Hiçbir şey diyemedim. Onu mu, ona bu anlayışı verenleri mi, yetişme tarzını mı, aldığı eğitimi mi, neyi/kimi suçlamam gerektiğine karar veremedim. Arkasını dönüp giderken şu cümle döküldü o genç doktor kızımızın ağzından: "Aslında bu tür hastaların acısını dindirip bu süreci uzatmak da doğru değil ya, neyse!.."
Hastahane sürecinde karşılaştığımız bu ve benzeri tavırlara kamu hizmeti veren bütün kurum ve kuruluşlarda rastlamak mümkün. Oysa mahkeme kadıya mülk değil. Oralarda görev yapanlara, halka "hizmet etmek" için para aldıklarını öğretmenin yolu okuldan mı, sokaktan mı, siyasetten mi, camiden mi geçer, bilemem. Ama birileri birşeyler yapmalı...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




