Hayatımızda taşıdığımız risk, aldığımız sorumluluk kadardır. Sorumluluk isteyen bir hayat yaşıyoruz. İnsanlar gibi coğrafya da risk taşır. Risk oranı çok yüksek bir coğrafyada çok düşük bir sorumlulukla yaşıyoruz. Bu coğrafyanın kaderinde bir araya gelerek yaşamak da var. Bir arada ve huzurlu... Huzuru yaşamış bir neslin torunları şimdi huzursuz. Huzursuzluk içimizdeki yalnızlığı körüklüyor. Yalnızlık çaresizliğe dönüşüyor.
Zenginlik içinde fakirlik, kalabalık içinde yalnızlık, çareler içinde çaresizlik yaşıyoruz. Çünkü gücümüzü bilmiyoruz, kendimizi tanımıyoruz, sorumluluk taşımıyoruz. Sorumlu insan düşüncelidir. Düşünce sahibidir, düşünceleriyle bir şeyler; faydalı bir şeyler peşindedir. Sorunları, sorumluluğunu perdelemez, bilakis artırır. Sorunlu dünyanın sorumlu insanların düşünce potasında çare üreteceğini bilir.
Dünyanın ve özellikle Ortadoğu'nun yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bir dönemdeyiz. Gelişmelere "ırak" değiliz. Kendi içimizde de sorunlarımızı göğüslüyoruz. Borç yükümüz artıyor, işsizlik yükseliyor, geçim sıkıntısı anormal boyutlara ulaşıyor. Bu ahval ve şerait de dahi bu ülkenin düşünürleri, yazarları, bilim adamları ve de en mühimi, halkı bu kadar vahim gelişmeler karşısında suskun ve hareketsiz kalabiliyor. Nasıl oluyor da Çanakkale destanını yazan, istiklal harbini yapan o imanlı milletin torunları, daha çok taze sayılabilecek tarihi vakaları, koskoca bir Osmanlı'nın yıkılışını unutabiliyor, bunlardan ders çıkartamıyor!
En olumsuz şartlarda bile mandacılığı kabullenmeyen, bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kuran inanç ve kararlılığı daha doğrusu "hassasiyeti" gösterememek kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Çünkü biz biliyoruz ki; en olumsuz gözüken şartlarda bile, çözüm arayıp bulmak inancımızın bir gereğidir.
Yaklaşan tehlike karşısında duyarsız kalan, adeta uyuyan bir toplum hali en büyük tehlikedir. Bu hassas dönemde hassasiyetimizi gözden geçirerek yükseltmenin vaktidir. Ve bu hassasiyetimizi halkımıza göstermek mecburiyetindeyiz. Çünkü uyanmak ve kitleleri uyarmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de gerçekleri var gücümüzle en yüksek sesle haykırmak durumundayız.
Ülkemizin geldiği nokta, Türkiye’nin ve Türk halkının böylesine bir değişime, adeta tarihi ve toplumsal kişiliğini kaybetmeye tahammül edip, edemeyeceği hususudur. Artık olaylar ve gelişmeler karşısında yeni ve hassas bir ruhun şahlanma zamanı gelmiştir. Has toplum olma, hassas olmayı gerekli kılmaktadır.
Bilginin önündeki engel: Zan
İnsan, hayat bütünlüğünü korumak için iman ve imkân arasındaki dengeyi sağlamalıdır. Bu denge bilgi ile elde edilir. İman için gereken bilgi temel esası, imkânla ilgili bilgiler ise içeriği belirler. Bu yüzden ilim imandan önce gelir, bu yüzden yüce kitabımız "oku" diye başlar.
İnsanın bu bilgiye ulaşması noktasında gayret etmesi bireysel sorumluluğudur. Kendi lehine ve aleyhine olanları bilmesi zarurettir. Bu yönüyle insan diğer mahlûkattan farklıdır. Bu farklılığını her daim ortaya koyma yarışı ise "öğrenme" olarak kendini gösterir. Herkes bilmek ister ama hiç kimse öğrenmek için gerekeni ortaya koymaz. Çünkü çoğu zaman bildiğini zanneder ya da sonraya bırakır.
Zan, bu açıdan bakıldığında bilginin önündeki engeldir. Önyargının kaldırılması nasıl atomun parçalanması kadar zorsa, zannın kaldırılarak bilgiye ulaşılması da bir o kadar meşakkatlidir. Çünkü açlığı hissetmeyen adamı doyurmak zordur. Bilgiye olan açlığımızı doyurmak ancak öğrenme sofrasına oturarak gerçekleşir. Bu sofranın kurulma meşakkatini her zaman âlimler çekmişlerdir. Bizler ise sofraya oturma zahmetine bile katlanmak istemeyiz. Bu yüzden hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?
Zandan sakınmak sofranın nimetlerinden istifade etmektir. Kurulacak her ilim sofrasından daha fazla doyum sağlama arzusu ise hüsn-i zan olarak insana yeter. Bu güzelliğe ulaşmak için bilmediğini bilmek gerekir. Bilmediğini bilen öğrenmek isteyecektir. Öğrenen bilecektir. Bilen uygulayacak ve öğretecektir. Bildiklerini uyguladıkça bilmedikleri ona öğretilecektir. Bildiklerinin, bilmediklerinin yanında hiçbir şey olmadığını gördükçe öğrenme arzusu artacak ve "biliyorum zannı" önünde engel olmaktan çıkacaktır.
Önündeki engeli kaldıran ve arkasına da bakmadan koşturan insan kendisiyle yarış halinde olduğunu fark edecektir. İki günün eşit olmaması için çabalayacak, her yenilik ve yeni bilgi onu daha da farklı kılacaktır. Böylece mahlûklar arasındaki "eşrefi" özelliğine daha da yaklaşarak günün her saatini "eşref saati" olarak değerlendirmeyi hedefleyecektir. Böylece ilim şırınga edilmeden emilerek alınacak ve fayda boyutu ön plana çıkacaktır.
Bu yolda yol alan bir insanın "rehber"den de nasibini alması gerekir. Çünkü bu yolda görünen köy kılavuz ister. Kılavuz istememek yolun engeli yani zannıdır. Bu zan yolda durmayı, belki de geri dönmeyi bile düşündürebilir. Bu olumsuz düşünceyi ancak rehber yok edebilir. Üstelik yol ayrımlarında hangi yöne dönüleceğini de yine bir rehber "haber" verir.
İnsanın gözü yolda, kulağı rehberde, kalbi de bilgide olursa yolun hem sonu hem kendisi başarı olur. Bu yolun yolcusu olan kardeşim; yolcu yolunda gerek. Bu yazıyı okurken verdiğin istirahat sona ermiştir. Aracınız kalkmak üzeredir, hayırlı yolculuklar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



