Üniversitesini Arap ülkelerinden birinde bitirmiş ancak diploması kabul edilmediği için yeniden diploma almaya çalışan bir delikanlı anlatmaya başladı:
"Mücahitler, çok samimi idiler.
Çok çalıştılar ve varmak istedikleri makamlara vardılar.
Devletin deriniyle anlaştılar ve yönetime ortak oldular.
Müslümanlar çok sevindiler.
Bayramlar yapıldı, övgüler düzüldü, mücahitlerin öncülerinin isimleri çocuklarımızın adı olmaya başladı.
1927 yılından beri devleti idare edenlerle içli dışlı oldular.
Devletin gelirleri önlerinden ırmaklar gibi akmaya başladı.
Başlangıçta maaşlarıyla teyemmüm ettiler, akan para ırmağına el uzatmadılar.
Ama akıştaki güzellik, paradaki çekicilik, içteki "Paraya hakim olan, dünyaya hakim olur. Paraya Müslümanlar hükmetmelidir" vesvesesi eyleme geçti ve başlangıçta avuçladıklarını hayırlı işlere harcamaya başladılar.
Daha sonra çocuklarının da hayır işlemesi için müesseseler kurdular.
Daha çok hayır yapabilmek için daha zengin olmaları için daha çok avuçlamaya başladılar.
Avuçlar yetmeyince ırmağın yönünü yakınlarının işletmelerine yönlendirdiler.
Sekreterlerine İslami ahlakı öğretmek için koyunlarına aldılar.
Bütün bunlar, devletin derini tarafından izleniyor ve kayda geçiliyordu.
Allah'ın kayda geçtiğini fazla düşünmüyorladı.
Tevbe ve istağfarla Allah'ı kandırabileceklerine inanıyorladı"
Hangi ülkeden bahsettiğimi herhalde anladınız.
Anlamayanlar için açık isim vereyim, bu ülke Tacikistan'dır.
Delikanlı anlatmaya devam ediyor:
"Derin devlet tarafından kayda geçen bu görüntüler önce dilden dile yayılmaya başlandı.
Daha sonra gazete ve televizyonlara verildi.
Derin devletin derin hakimleri olayın üzerine gittiler ve mahkeme kararlarıyla suçlu bulundular.
Bulundukları makamlardan alındılar. Mahkemelerde cezaya çarptırıldılar.
Hapishaneden çıktıktan sonra hiç bir Müslümanın yüzüne bakamaz duruma geldiler.
Ülkemizde dini eğitim kurumları kapatıldı. Halkı Müslüman ülkelerden alınan diplomalar geçersiz kılındı.
Onun için ikinci bir diploma almak için ülkemden çıktım" dedi.
Gelelim Necm süresine, Rabbimiz, sevgili Peygamberimizi bize tanıtırken Cennet-ül me'va'yı, Sidrat-ül münteha'yı gördüğü halde gözü kaymadı, gönlü sapmadı haberini verir. (Bak Şifa Tefsiri, Necm süresi ayet 14-17)
Dünyanın en güzel şelalesi, cennetin yanında lağım kanalı gibi bile olamazken, dünyanın en değerli altın, gümüş, yakutları, cennetin yanında demircinin küllüğe attığı kadar bile olamazken sevgili Peygamberimiz, cennete iltifat etmemiş ve "Ümmeti, ümmeti/ya Rabbi ümmetimi bana bağışla, onları afvet" demiş.
Cennete doğru koşanların önüne şeytanlaşmış insanlar önce engellemek isterler. Engelleyemezlerse o Mücahidin en sevdiği şeyleri Allah için almasını teklif ederler.
"Bütün makamlar benim olsun, bütün mallar bizim denetimimizde olsun" mantığıyla hareket edenler insan içine çıkamaz hale gelmişler.
"Biz onlar gibi olmayız" demeyelim.
Uyuşturucuya başlayan herkes "Ben, bana zarar vereceği anda bırakırım" diyerek başlarmış ama nerde bırakacağını bilemeden müptelası olurmuş.
Yemi görüp de tuzağı görmeyen karga gibi olmayalım.
Yemle beraber oltayı da yutmayalım.



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



