Bu iddiaların içinde bulunanların hepsi 'görüşmeyin' dedikleri ülkelerle geçmişte anlaşmalar yaptı. Açın cemaziyelevvellerine bakın, hepsi 'Amerika ile acaba nasıl bir araya gelebiliriz' diye hep bunun gayreti içine girmişlerdir. İsrail'e taan eder, ama bakın dosyalarına, onların da İsrail'le ne tür anlaşmalar içinde olduklarını görürsünüz. Paranın dini, milleti, ırkı olmaz. 500 milyon dolarlık, 1 milyar dolarlık yatırım yapacak, istemezsin. Yahu işsizlik diyorsun, işte buyur. Burada kim çalışacak? İzak çalışmayacak; Hasan çalışacak, Ahmet, Mehmet çalışacak... Bu bağnaz zihniyetle aydınlık yarınların Türkiye'sine yürünmez."
Şaka gibi bu açıklamaların sahibi Başbakan Erdoğan'dır. İddialar derken, mayınlı arazinin temizlenmesi işini İsrail'e havale etmesiyle ilgili eleştirilerden bahsetmektedir. Daha birkaç ay önce Davos'ta sözüm ona İsrail'e karşı kükrerken ki halinden hiçbir eser kalmamıştır. (Hoş, o toplantının çıkışında eser kalmamıştı zaten, garibim moderatörü suçlu ilan etmişti) Allah'a şükür, Davos fütuhatının ardından bir anlık öfke, Anti Defamation League (bkz. ABD'deki Yahudi lobisi) cesaret(!) madalyasını iade etme felaketine sebep olmadı. Ne de olsa, Yahudi lobisinin madalyasını almak her yiğide nasip olacak bir şey değil?
Çıkıp eskiden İsrail'le anlaşmalar yapanların, Amerika'ya yamanmaya çalışanların, şimdi çekememezlikten veryansın etmelerine ne desin Sayın Başbakan? İsyan etmeyip ne yapsın? O dönemde kendisi de onların içindeydi ve niye ses etmedi diye soracak olanlar çok ayıp ederler. Doğrudur, o dönemde İsrail'le hiçbir anlaşma yapılmadığını, tersine anlaşmaların dondurulduğunu belgeleriyle kanıtladılar. Denk bütçe hazırlama, İslam ülkelerini toparlama gayretleri gibi çalışmalar da Amerika'ya yaranmanın ta kendisidir elbette. Aslına bakarsanız, 28 Şubat da AKP'ye, dolayısıyla da millet iradesine karşı bir hareketti. Gerçi, AKP yoktu o devirde ama kurulacağını tahmin edip ölü doğması için uğraştılar belki de, kim bilebilir ki öyle olmadığını? Hem partiyi kurarken Washington'da temaslar yapan, Yahudi lobisinden destek alan da bir başkasıydı ya zaten.
Millete hizmet için çırpınıp duran bir insan, ki sırf geziler aksamasın diye, üçüncü bir jeti alıyor, kıyamet kopuyor. Bu eleştirileri yapanlar, birinci jete bir şey olduğunda ve maazallah o sırada ikinci jete de nazar değerse gezilerin, hizmetin aksayacağını düşünemiyorlar mı? Diğer bir itiraz gerekçesi olarak 60 milyon dolarlık bedelini gündeme getiriyorlar. Bunca insan meteliğe kurşun atarken, işsizken bu da neyin nesi diye sorabiliyorlar? Ah o kötü niyetli, o haylaz mizaçlı insancıklar yok mu? İşsiz kalmış, ağlıyor. Aslan gibi adam birçoğu da, git çalış kardeşim. Tutan mı var seni? Bir de o beceriksiz, har vurup harman savuran işyeri sahiplerine ne demeli? Krizi fırsata çevirmek varken, "adam gibi adam" olamadıklarından batıp gidiyorlar. Bazıları batacak, yakın çevrede abad olacak. Bu işin kuralı bu. Kredi kartı mağdurlarına ise söyleyecek bir şey yok zaten. Keyfin için harcayıp, borcunu ödemiyorsun. Senin yüzünden hükümet zor durumda kalıyor. (Kredi kartı harcamalarının çoğunun gıda harcamaları olduğunu bankalar açıkladı)
Özelleştirmelere karşı çıkanlara da şahane bir cevap vermiş gerçekten. İşsizlikten bahsederken, buyrun size iş sahası demiş. Böylece kendi kendini de ele vermiş oluyor ya, geçelim. Güya önemsemezken, doğal sayarken, kişisel zaaflara indirgemişken nereden çıktı bu işsizliğe çare savunusu? Ama O da haklıdır tabii, adamlar topraklarımızı (veya özelleştirme adı altındaki peşkeşlerde satılan fabrikalarımızı) ceplerine koyup götürecek değiller ya! Bizlere "iş" verecekler; ne büyük bir nimet! Ne de olsa, Türkiye büyük bir devlet ve artık büyük düşünüyor. Kendi bakkal dükkânını kapatıp süpermarkette tezgâhtarlık yapıyor! Hem söyledikleri gibi bizim Ahmet, Mehmet, Hasan çalışacak bu fabrikalarda. Kabul, daha önceleri küçük esnaftılar, kendi işleri vardı. Ama onlar da "adam gibi adam" olsalardı da, krizi fırsata çevirselerdi ya. Belki, çalışan nüfusun büyük çoğunluğu yabancı sermayeli firmalarda bir iş kapmanın ötesinde hayal kuramaz olacak. Olsun, ne de olsa Türkiye kendisini dünyadan soyutlamıyor işte. Avrupa'nın tezgâhtarı olma yolundayız, ne gam! Ve işin kaymağını, kârını alıp ülkelerine götürecek satın alanlar ve elde edilen para bir senelik borç ödemesinin faizine bile yetmeyecek. Ama olsun, hükümetimiz hizmete(!) ve çalışmaya doymuyor.
En muazzam nokta ise şu cümlede gizli: "Paranın dini, milleti, ırkı olmaz." Aslında, biz buna kısaca "tüccar siyaset" diyoruz. Mantaliteniz bu olunca, yani işin içine para girince, çıkar girince hiçbir kutsalın, hiçbir ilkenin de sözü olmaz. Amerikalılar "Money matters" derler bu duruma. Yıllarca savunulan ilkelerden de "bir hataymış" diyerek vazgeçilebilir, kendini haklı çıkarma gayretiyle eski günlere "çamur" atılabilir. İnsan, "değişim"in, "kendini inkâr etme" ve "doğrultusunu yitirme" olduğunun farkına varamazsa eğer, her dalgada farklı bir yere meyleden bir kayıktan farksız olur. Ömrünüzün önemli bir kısmını, "İzak'ın Hasan'ı sömürmesine karşı mücadele" prensibiyle yaşayıp, sonradan "Hasan çalışacak, İzak yiyecek" noktasına varırsınız. Kimisi iki önerme arasında hiçbir fark olmadığının farkındadır, kimisi ise öfkeden ikincisini gerçekleştirmeyi marifet sayar. Ve bir ülke için makûs talih böyle bir şeydir işte.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




