İnsanlar, "yaş"la birlikte, "duygu ve düşünce" bakımından da "ihtiyarlayınca", içinde bulundukları şartların bir yansıması olan toplumsal değerleri beğenmemeyi, ardından da "Neydi eski günler?" diyerek geçmişe can simidi gibi sarılmayı yeğliyorlar. Aslında, geçmişle bugün arasında "biçimsellik"ten başka değişen bir şey yok. Çünkü insanî değerler açısından dün "iyi" olan bugün de "iyi"dir, dün "kötü" olan bugün de "kötü"dür.
Söz gelimi dünkü ulaşım at, eşek, deve gibi hayvanlarla yapılırken, onların kullanıcıları olanlar da bizim gibi "insan"lardı; sevgi, merhamet, adalet gibi güzel hasletlerin yanı sıra; zulüm, gözü dönmüşlük, hatta ahlâksızlık gibi özelliklerin de sahibi olan insanlardı.
Bugün değişen "imkânlar" dolayısıyla otomobil, otobüs, uçak, vapur gibi ulaşım araçları ile taşımacılık ve yolculuk yapılmaktadır. Bu vasıtalarla yolculuk yapanlarda da sevgi, merhamet, adalet gibi insanî hasletlerin yanı sıra; zulüm, haksızlık, ahlâksızlık gibi fiillerin işlendiği tespit etmek için araştırma yapmaya gerek yoktur. Öz hep aynı olduğu halde zaman içinde maddî imkânlar değişmektedir.
Dönemlere göre vasıtaların farklı, fakat vasıtaları kullanan insanların aynı "insan" olduğunu söylemek istiyorum. İnsan kendini ve yaşadığı dönemi değerlendirirken hiç kuşkusuz objektif olamıyor. Komşunun tavuğunun komşuya "kaz" görünmesi gibi insanın yaşamadığı, bilmediği sadece gördüğü veya bilgisine güvendiği kişiler tarafından "gösterilenler" sevimli gelebiliyor.
Meselâ bazı insanlar geçmişe fena halde takılıp kalıyorlar, hatta bugünü hiç görmüyorlar bile... Bu insanlara, "Haydi söz konusu şartlarda yaşa!" dense, içinde bulunduğu şartlardan vazgeçmek istemediği görülecektir. Çünkü içinde bulunulan maddî şartlar -eleştirse de, beğenmese de- geçmişe göre çok daha iyidir.
Günümüzde maddî şartların iyileşmesi, beslenme gibi hususların rafine hale gelmesiyle birlikte insanlar geçmişe göre daha iyi bir hayatı yaşamaktadırlar. Bunun bir göstergesi olarak yakın geçmişle mukayese ettiğimizde, günümüz insanının ömür ortalamasının yetmişlere yükseldiği görülür. Ancak imrenilen veya büyük imkânlar içinde yaşadığına inanılan Osmanlı padişahlarının ömür ortalaması elli civarındadır. Bugünün birçok insanı geçmişin padişahı dahi olmak istemez, çünkü padişahtan daha iyi imkânlarda yaşamaktadırlar.
Hayatı doğru okumak ve ondan ders almak gerekir. İnsan, hayattan ders alırsa "ibretlik" olmaz. Bunun için, hayıflanmak ve şikâyet etmek yerine, içinde bulunulan şartları iyi değerlendirmek lâzımdır. Bize verilen bu hayattır. Nereden bakarsak bakalım, dün de bugün de mühim olan insanlıktır. Günümüz insanının yaşadıklarıyla, dünkü insanın yaşadığı "hasletler" açısında ciddi bir fark olmadığının görülmesi için güzel bir örnek sunmak istiyorum. XIV. yüzyılda şikâyet edilen ve özlenenler ile günümüz arasında nasıl bir fark olduğu veya olmadığı daha iyi ayıt edilecektir.
Hiciv ve mizah alanlarında klasik Fars edebiyatının en önemli simalarından biri olan Ubeyd-i Zâkânî-i Kazvînî (ö. 772 / 1370'ten sonra) 740 (1339) yılında kaleme aldığı ve eserlerinin en önemlisi sayılan Ahlâku'l-eşrâf adlı eserinde hikmet, namus, hayâ, iffet, şecaat, adalet, cömertlik, hilim, vefa, merhamet, doğruluk gibi kutsal kitapların, peygamberlerin, İslâm bilginlerinin ve eski filozofların tavsiye ettikleri erdemleri, kendi zamanında değerini yitirip terk edildiği için "mezheb-i mensûh" (neshedilmiş [hükmü ortadan kaldırılmış] mezhep) şeklinde niteler ve bunların yerine dönemin ileri gelenleri tarafından benimsenen ve bu sebeple "mezheb-i muhtâr" (tercih edilmiş mezhep) diye nitelediği ahlâk ve erdemden uzak davranış ve alışkanlıkları eleştirir.
Kazvînî daha kitaba ad verirken zekâsını ve edipliğini göstermektedir: Ahlâku'l-eşrâf. Eserin önsözünde gerçek "eşrâf"ın kimler olduğunu belirttir. Ardından ahlâkın hikmet, şecaat, iffet ve adaletten oluşan dört temel kavramından hareketle üst seviyelere çıkmak için gösterilen gayretlerden söz eder. "Mezheb-i mensûh" ile "mezheb-i muhtâr" arasındaki ilişkileri irdeler. Devrin ileri gelenlerinin yolu olan "mezheb-i muhtar"ın fitne, fesat, zulüm, menfaat ve ikiyüzlülüklerin baş tacı edildiği bir yaşam tarzı olduğunu anlatır.
Kitap hikmet, şecaat, iffet, adalet, sehavet, hilim ve vefa, hayâ, doğruluk, merhamet ve şefkat konularının işlendiği yedi bölümden oluşur. Her bölümde önce nesh edilmiş mezhebin özellikleri/ erdemleri ele alınarak, söz konusu erdemlere konu olan hallerin tanımları yapılır. Bu konudaki bilgiler, İslâm büyüklerinin sözlerine müracaat edilerek açıklanır. Daha sonra mezheb-i muhtâr kısmına geçer. Bu anlayışın, dönemin büyük sanılan kişilerinin ve ileri gelenlerinin davranışlarına hâkim olduğunu, bunların da insanlık dışı hareketler olduğunu anlatır. Onların kötü düşüncelerinin ürünü olan bu hallerin ibretliğinden bahseder.
Ubeyd-i Zâkânî Allah ve resulünün buyrukları yerine, dönemin sultanlarının ve emîrlerinin buyruklarının hâkim kılındığını, "Allah doğru söyledi" esası yerine "Emîr / sultan doğru söyledi" ilkesinin hâkim olduğunu anlatır.
Kitap, Moğol İmparatorluğu'nun kurucusu Cengiz Han (ö. 1227) ve halefleri zamanında ve özellikle yine bir Moğol devleti olan İlhanlılar'la (1256 - 1353) Timur (ö. 1405) saldırısı arasındaki fetret döneminde hüküm süren her türlü rezaleti huy edinmiş yönetici kadro ile onlara kayıtsız şartsız boyun eğen insanların durumlarını anlatan bir ayna gibidir (bk. M. Nazif Şahinoğlu, "Ahlâku'l-eşrâf", Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1989, II, s. 18-19).
Dünyamızda özellikle de Ortadoğu'da ve Arap ülkelerinde olup bitenleri, çağdaş firavunların insanlara yaptıkları zulümleri bir de geçmişle mukayese ederek değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Kişilerin mezhepleri neye göre değişmektedir; değişenlerle değişmeyenleri bilmem anlatabildim mi?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




